Kuşkusuz 15. ve 16. yüzyıllar, Osmanlı klasik şiirinin kurulduğu ve sonra da kendi kanatlarıyla uçmaya başladığı önemli bir dönemdir. İstanbul’un fethiyle birlikte Fatih döneminde Ahmet Paşa şiirde yeni yolun, İran edebiyatını kaynak ve temel alan yeni şiir yolunun başlatıcısı olarak değerlendirilir. Âşık Çelebi, Ahmed Paşa’nın bu yolda “tek” olduğunu söyler ve bu yeni tarzdan her bahsedişte sözün ona döneceğini belirtir.([2]) Hemen ardından gazelleriyle dikkati çeken, döneminin en iyi şairi olarak kabul edilen Necâtî Bey gelir. Latîfî, Ahmet Paşa’nın “Fars ibareleri giydirilmiş mânâ güzeline Türkçe elbiseler giydirdi”ğini belirtmekte ve “eğer merhum [Ahmed Paşa]mütercim olarak itham edilmemiş olsaydı Osmanlı şairlerinin tartışmasız önde geleni ve tümünün en önemlisi olurdu”([3]) diyerek Osmanlı şiirinin girdiği bu yeni yoldaki durumuna dair de önemli bir değerlendirmeye yer vermektedir. Fars şairler Anadolu coğrafyasındaki şiire pek değer vermiyor, bunu da zaman zaman dile getiriyorlardı; Âşık Çelebi bu durumu yetkin bir şekilde ele alır. Necâtî Bey’i anlatırken “Fars şairlerinin attıkları ta’n taşlarının yaralarından Rum şairlerini o [Necâtî Bey] kurtarmıştır” diyerek Necâtî Bey’le birlikte Osmanlı şiirinin kendi kanatlarıyla uçmaya başladığı dönüm noktasını belirlemiş olur. (El-hak nazm-ı Necâtî Rum’da fenn-i şi’rün maddetü’l hayatı ve şu’ara-yı Fürsün seng-i ta’nı zahm-ı bi-rahmından şu’ara-yu Rum’un sebeb-i Necâtîdur)([4]) Biri kaside de [Ahmed Paşa] diğeri ise gazelde dönemleri için en iyi şiirleri ortaya koymuş bu şairlerden sonra, 16. yüzyılda Osmanlı klasik şiirini içten yönlendirecek kadar güçlü, büyük şairler yetişir. Özellikle Hayâlî (ö.1557), Fuzûlî (1483-1556) ve Bâkî (1526-1600) asra damgasını vuran usta şairlerdir.([5]) Ali Nihat Tarlan’ın bu noktada yaptığı sıralamayı analım. Tarlan’a göre “Hayâlî, on altıncı asrın Fuzûlî’den sonra en büyük şairidir.”([6]) Cemal Kurnaz ise “Ali Nihat Tarlan… Bâkî ile mukayese ederek onun [Hayâlî Bey’in] daha üstün bir şair olduğunu savunur. Kanaatimizce, tasavvufi unsurların kullanılışı açısından yapılan bu değerlendirme bizi hatalı hükümlere götürebilir. Ayrı dünyalara sahip olan bu iki büyük şairi, farklı şiir çizgilerinin temsilcileri olarak görmek daha doğru olsa gerektir”([7]) demektedir.
Hayatı([8])
Çihresinde görüben lem’a-i nûr-ı Nebevî
Bir yalın yüzlü ışık şevkine oldum alevî([9])
Dilden Hayâlî sûret-i idrâki kazıyıp
Dîvâne-meşreb oldu kalenderlik eyledi([10])
Lakabı Bekâr Memi olan Hayâlî Bey’in asıl adı Mehmed’dir. 14. yüzyıldan itibaren kültürümüzde önemli bir yer edinen Vardar Yenicesi’nde doğmuştur. Doğduğu yer kimi bakımlardan tezkireciler tarafından vurgulanmıştır. Bugün Giannitsa adıyla Yunanistan sınırlarında bulunan Vardar Yenicesi I. Murat zamanında akıncı beyliklerinden Evrenosoğullarına verilmiştir. “Evrenos Bey’in kendine merkez yapmasıyla bir kültür şehri olmaya başlayan Yenice’yi bayındır hale getirmek için buraya, Evrenos Bey’in kendisi, oğulları ve torunları tarafından cami, mescid, medrese, imaret ve vakıflar yaptırılmıştır.
Zamanla bir edebiyat merkezi haline de gelen Yenice, önemli şairler yetiştirmiştir.”([11])Burada Osmanlı sarayının küçük bir modeli oluşturulmuş ve sanatçılar himaye edilmiştir. Hayretî, Usûlî, Hayâlî, Garîbî, İlâhî gibi şair ve mutasavvıfların yetiştiği bu yer başka bir bakımdan da dikkat çekicidir.([12])Burada yetişmiş şairleri birbirine yakın kılan ve başka şairlerden ayıran birtakım özellikleri de vardır: “Şiire kadar yansıyan şekle ait titizlikten, bir başka ifade ile âlem-i tekliften bile azade tavırlar, samimi ve derinliği olan bir ruh, hep yükseklerde gezen, kayıt tanımayan bir aldırmaz tavır, onların başlıca özellikleridir.”([13])Buralı şairleri anlamak için bize yardımcı olacak ifadelerden biri de Garîbî’ye ait: “Zurefā-yı Yeñice kā‘idesi üzre fakr ü fenā ihtiyār [ederler]”([14]) Kalenderî dervişlerden Baba Ali Mest ile karşılaşmasından sonra Hayâlî Bey Yenice’den ayrılır, bu dervişlerle gezgin hayatı sürer. Ali Mest onu evladı gibi himaye edip, tasavvuf bilgi ve görgüsünü edindirmenin yanında şair olarak yetişmesine de katkıda bulunmuştur. Ancak İstanbul’a geldikleri bir vakit, kadı Sarı Gürz Nureddin Efendi çocuk denecek yaşta, oldukça da yakışıklı bir gencin Kalenderîler arasında bu şekilde gezip dolaşmasını uygun bulmaz, Hayâlî’yi onlardan ayırır ve şehir muhtesibi Uzun Ali’ye teslim eder. Hayâlî Bey, kendi macerasını zaman zaman gazellerinde dile getirir, bunlardan bir iki tanesini Âşık Çelebi anar ve bunların Kalenderî dervişlere katılışını, gezginliklerini dile getirdiğini ekler:
Bir Işık dilberi sevdüm beg Hele top yokdanise torlak yeg([15])
Herhalde dervişlere katıldığında on yaşlarındadır, buna rağmen bir ışık dilberinin peşine takılmış, yalın yüzlü ışık şevkine vurulmuş olması onun hassas tabiatını göstermeye yeter. Bu hassas ve şair yaratılışlı genç önce Defterdar İskender Çelebi’nin dikkatini çeker ve daha sonra saraya takdim edilir. İbrahim Paşa’nın vasıtasıyla Kanuni Sultan Süleyman’ın huzuruna çıkar ve artık sarayın, Sultan’ın himayesindedir, giderek de padişahın en gözde şairi olur. Eskilerin tabiriyle ikbal basamaklarını hızla çıkar; devrin en büyük şairidir, bundan kimse kuşku duymamalıdır (“Husrev-i mülk-i maânî benim etmen inkâr”). Ulufe, timar ve zeametler ihsan edilir. Bu hızlı yükseliş birçok şairin kıskançlığına ve çekemezliğine yol açar. Bu şairler arasında özellikle Yahya Bey, Hayâlî Bey’in bir numaralı muarızı olarak görünür, ağır ve bazen hakareti aşıp, sövgüye varan sözlerle Hayâlî Bey’e sataşır, onu eleştirir.
Bana olaydı Hayâlî’ye olan hürmetler
Hak bilür sihr-i halâl eyler idüm şi’r-i teri
[Yahya Bey]
Fakat şairin talihinde İskender Çelebi ve İbrahim Paşa’nın öldürülmesinden sonra değişiklik olur. Padişahın da eski alakayı göstermediği anlaşılıyor. Onu çekemeyenlerin de ara bozucu ve belki tehdit edici söz ve davranışlarından olsa gerek İstanbul’dan ayrılmak ister. (Bu sıralar yeni bir şair gündemi dolduracaktır: Bâkî.) Hayâlî Bey gitme arzusunu sancak ve kethüdalık isteyerek dile getirir:
Tîr-i yârı götürüp sînede peykânı ile
Ey Hayâlî demidür sancak-ı şâhî çekelüm
Şâhum Hayâlî mâlik-i mülk-i kelâm iken
Çok mudur ana Rum elinün kethudâlığı
Gerçi sonra kendi mizacına uygun düşmeyen bu şiirleri için (dünya malı için istekte bulunmuştur) pişmanlık duyduğunu Âşık Çelebi söylemektedir. Yalnız ileride değineceğimiz gibi Hayâlî’de birbirini tutmayan kimi davranışlar görülmektedir; onun hiç kopamadığı kalender meşrep hayat -ki onun asıl karakteri budur ve gazellerinde dile gelir- ile kasidelerinde ortaya çıkan, sarayla ilgili ve sarayın etrafında, himayesinde yaşayan Hayâlî Bey arasındaki çatışmadır bu. İsteği yerine getirilir, kendisine sancak verilmiş olduğu “bey” unvanından anlaşılıyor. Hayatının son yılları hakkındaki bilgiler azdır. Edirne’de 1556-57 yılında vefat etmiştir. Talihinin ters dönmesine rağmen çocuklarına hatırı sayılır bir miras bırakmıştır, demek oluyor ki saray tarafından tamamen ihmal edilmemiştir.
Hayâlî Bey uzun yıllar evlenmemiştir, daha sonra evlendiği ve iki çocuk sahibi olduğu bilinmektedir. Çocuklarından Ömer Bey de Halep Defterdarlığı yapmış, tezkirelerde bahsi geçen bir şairdir.([16])
Biraz daha yakından Hayâlî Bey
Hayâlî tabiatının sevkiyle ve güzelliklere karşı hassasiyetiyle bir ışık dilberinin peşinden Kalenderîlerin arasına karışmış rind meşrep bir şairdir. İstiğna sahibidir, dünyaya ve dünya malına karşı lakayttır, kayıtsızdır. (Ammâ merhûmun hulk u hasâyili ve siyer ü şemâyili böyle idi ki zâtı mutlaka kuyûd-ı âlemden âzâde ve levh-i hâtırı hutût-ı huzûz-ı dünyâdan sade idi([17])) Saraydan gördüğü ihsanlarla zenginleşmiş fakat hesabını iyi tutmadığı hatta bu konuda umursamaz olduğu için başkaları tarafından servetinin yenilip içildiğini Âşık Çelebi anlatıyor. Ali Nihat Tarlan tezkilerin, özellikle Meşa’irü’ş-Şuara’nın verdiği bilgiler ile Hayâlî Divanı’ndan elde ettiği sonuçların bir kısmını şöyle özetliyor: “Hayâlî; ser azâde, kayd tanımayan, avare, rind bir şairdir. Dünya servetine kat’iyen değer vermez. Kayd tanımadığı için Âşık Çelebi’nin ısrarına rağmen bir mesnevi yazmamıştır.([18]) Malına mülküne tasarruf etmezdi. Parası başkalarının elinde mahvolup gitmişti. Mutasavvıftı. Mistik aşk onu zahirî şeraitin dar hudutlarından iç âleminin geniş tefekkür ve tahassüsüne çıkarmıştı. Bu sistem esasen aşk temeli üzerine kurulmuştu. Onu da bu ruhî vaziyeti aşka ve onun peşinden batınîliğe sürüklemişti. Feleğe baş eğmeyen, dünya işlerine değer vermeyen, yalnız iç âleminin zevkleri peşinde koşan bir hüviyet.” Ayrıca “hassas ve sinirlerinin kuvvetli hâkimiyeti altında zebun bir şahsiyet…”([19])
Hayâlî’nin şiirlerinden Kalenderî olduğunu biliyoruz, şiirlerinde geçen abdal, Işık, alevî, Bektaşî, melâmet kelimeleri de bunu göstermektedir. Ayrıca Kalenderîlikte “fakr” ve “tecerrüd” önemli kavramlardır ve bunlar da hem Hayâlî Divanı’nda geçerler hem de Hayâlî’nin yaşayış biçimi buna uygundur. Tecerrüd, bekâr bir hayat sürmektir; Hayâlî’nin uzun süre evlenmediğini, bu yüzden de “Bekâr Memi” diye anıldığına değinmiştik. Ayrıca Kalender kelimesi için de şu izah yapılmaktadır:“Lafz-ı kalender beş harfdür, her harf kalenderīlik ma‘nāsına zarfdur. Evvel harfi kāfdur. ‘kāf’ harfi ‘kana‘āt’i, ‘lām’ harfi ‘lutf’u, ‘nūn’ harfi ‘nedāmeti’, ‘dāl’ harfi ‘delālet’i, ‘rā’ harfi de ‘rü’yet’i temsil etmektedir.”([20])Her ne kadar erken yaşlardan itibaren sarayda yükselmişse de yaşamının ilk devresine ait tasavvufî hâlin onda hiç eksilmediği görülmektedir. Ona karşı yazılan şiirlerde bunun, dile getirildiği ve tezkirelerde (mesela Sehî Bey “tarikat zincirinde Haydarî’dir” bilgisine yer verir) belirtildiği görülmektedir. Yalnız onun hiç olmazsa bir dönem yakın dostu olmuş Hayretî ve Usûlî’yle (onlar da Kalenderî’dir ve bu konuda daha net, daha eleştireldirler) kıyaslandığında sarayla ilişkisinin onu zor duruma düşürdüğü görülmektedir. Öncelikle çok erken yaşlarda şöhret olmuş, gördüğü himaye karşısında minnet altına girmiştir. Bunu da kasideler yazarak ödemeye çalışmış, belki sosyal konulara daha az yer vermiştir. Oysa arkadaşları pervasızdır ve sert eleştirilerde bulunmuşlardır.([21]) Usûlî’nin “yuf” redifli -bunun ilk yuf redifli şiir olduğu da söylenmektedir- ve Hayretî’nin “s … m” redifli -gerçekten en uç örneklerden biridir- şiiri örnek verilebilir.([22]) İleride değineceğimiz, Hayretî’nin yazdığı “Ne Süleymân’a esîrüz ne Selîm’ün kulıyuz / Kimse bilmez bizi bir şâh-ı kerîmün kulıyuz” matla’lı şiirinin anlamca benzeri olan şiirler Hayâlî’de de vardır:
“Ben ol Hayāliyem ki eşigüñ gedālıgın
Taht-ı ‘Acemle milket-i ‘Osmāna vermezem”
Kısaca heterodoks çizgide yer alan Kalenderîlikten gelen pek çok hususiyetin Hayâlî’de yer ettiği, onun asıl mizacını kurduğu söylenebilir. Bu durumda şu sorulabilir: “Şöhretinin doruğundayken bile Kalenderîliği/Haydarîliği unutulmayan, kendisi de yaşadığı dervişâne, dünya malına doygun yaşantısıyla bunu unutturmayan Hayâlî, nasıl olmuş da sünni padişahın gözdesi haline gelmiştir?” Hiclâl Demir’in bu sorusu aslında daha önce Ali Nihat Tarlan tarafından da sorulmuş ve cevaplanmaya çalışılmıştır: “Kanûnî gibi mutassıp, Sünni bir hükümdarın sarayında ona yüksek bir mevki temin eden … müstağni ve tasavvuf zevki ile incelmiş yüksek ruhudur.”[HD, 23] Doğrusu bu konu üzerinde ayrıca durmaya değerdir ve belki de sanıldığı gibi belli bir dönemden sonra Osmanlı İmparatorluğu Sünnileşmeye başlamıştır fakat en azından bunun vurgulandığı kadar gerçekleşmediği söylenebilir. Siyasal kararların yürüdüğü çizgi ile kültürün ve kültüre bağlı geleneklerin çizgisi bir zıtlık arz edebilir, Ebusuud Efendi’nin fetvaları siyasi, patronun himayesi kültürel ve kişisel düzeyde yer alıyor olabilir.
Yirmi yıllık dostlarından Âşık Çelebi, Hayâlî Bey’in insanlara karşı hakşinas, hoşgörülü olduğunu, bunca yıllık arkadaşlıklarında kendisini incitecek en ufak bir söz ve davranışına tanık olmadığını, ayrıca kendisini çekemeyenlerin, kıskançlıktan kaynaklanan pek çok eleştirisine maruz kalmasına rağmen kimsenin şiirine dair kötü söz söylemediğini, biraz da dostluğun getirdiği taraflılıkla belirtiyor. Ancak yine Âşık Çelebi öyle örnekler sıralıyor ki bu defa bambaşka bir Hayâlî’yle karşılaşıldığı düşünülebilir. Bunların birkaçına yer vererek hem dönemin renkli yaşamını, hem de şairlerin birbirleriyle ilişkilerinin ne durumda olduğunu görmeye çalışacağız.([23])
Yahyâ Bey, Kanuni Sultan Süleyman’dan Hayâlî kadar ilgi görmemekle birlikte, İbrahim Paşa’nın ölümünden sonra, özellikle Rüstem Paşa’nın kendisini tutmasıyla beraber öne çıkmıştır. Hayâlî’nin bahtının ters döndüğü dönemlerde de eleştiriyi elden bırakmamıştır aşağıda görüldüğü gibi.
“Elkas diyâr-ı ‘Acem’den geldükde vakı’ olan sefer-i ‘azîmi kasîde itmüşdür ve esnâ-yı nazmda Hayâlî ile mu’âraza belki mübâgazasın izhâr semtine gitmişdür. Ol kasîde-yi rikâb-ı şâhiye ithaf itmişdür.
Kasîde
Çekelüm gün gibi ak sancag ile şarka çeri Kara topraga karalum kıralum surh-seri
[surh-seri, Kızılbaş anlamındadır, kastettiği de Hayâlî Bey’dir]
Bana olaydı Hayâlî’ye olan ragbetler Hak bilür sihr-i helâl eyler idüm şi’r-i teri
[Bu beyit Yahya Bey’in hem kıskançlığını hem de haksızlığa uğradığını gösterir]
Ben erenler nacagıyam ol ışıklar teberi Ben savaş güni çeriyen ol hemân cerde ceri
[Bu son beyitte Hayâlî’nin dervişliğine ve dilenciliğine değiniyor, böylece tariz ediyor. Işık kelimesi Kalenderî zümrelerinden biridir, teber ise derviş baltasıdır. Cerre çıkmak, medrese talebelerinin ramazanda halka dinî bilgiler anlatmak için köy köy dolaşmalarına, bunun karşılığı da para ve eşya almalarına denir.]
Bu kasîde Rüstem Paşa sem’ine vâsıl oldukda ragmen li’l-Hayâlî lâ li-hubbi ‘Alî [Hz. Ali sevgisi için değil, Hayâlî’ye karşı olduğu için] Yahyâ Beg’e Ebi Eyyûb-ı Ensârî tevliyetini virüp Van seferinden geldüklerinde kapluca tevliyetin ‘ale’l-‘akab Orhan tevliyetin yine fevrî Bolayır tevliyetin sehl zeman geçmedin İstanbul’da Sultân Bâyezîd tevliyetin virdiler.” (676-677)
Başka bir anekdot da Hayretî hakkındadır:
“İbrâhîm Paşa’yı merhûma virdügü kasîdesi meşhûrdur. Paşa haylî himmet hüsn-i nevâziş-ü terbiyet kasd edüp bir gün Hayâlî’ye hem-şehrün Hayretî’yi bilür misin demiş. Hayâlî bilürem ne pervâ-yı câh u mansıb ve ne sevdâ-yı hıdmet-i pâdşâh u mülazemet-i paşadadur ‘âlem-i istignadadur, perîşânlık ve bî-ser ü sâmânlıgla özge hevâdadur. Hattâ bu yakınlarda bir gazel dimişdür bir a’lâ matla’ı vakı’ olmuşdur ki nazîre diyemedüm demiş. Paşa-yı merhûm nedür didükde
Matla’
Ne Süleymân’a esîrüz ne Selîm’ün kulıyuz Kimse bilmez bizi bir şâh-ı kerîmün kulıyuz
Bu beyitten paşa hiç de hoşnut olmaz ve “Paşa cüz’î tîmâr emr ider, ol dahı [Hayretî] kakıyup kor gider.” (639-640)
Hayretî’nin verilen tımarı kabul etmeyerek Yenice’ye döndüğünü, daha sonra görme yetisini kaybettiğini ve oradaki beyler tarafından himaye gördüğünü ekleyelim.
Kandî ile olan durum gerçekten ilginçtir. Hayâlî Haydarî zincirini ve Kalenderî çengellerini çıkardığı zaman için bir tarih yazan Kandî’nin maksadı bellidir ve öyle anlaşılıyor ki bu gözde şair, Hayâlî, her ne yapsa mutlaka dikkat çekiyor ve sözden kurtulamıyor.
“Hayâlî Beg-i merhûma ‘ulûfe olup başdan ve gerdeninden tavk-ı hayderî ve kollarından kullâb-ı kalenderî gitdükde Kandî hasedinden
Mısra’
Ey Hayâlî halka geçmez oldı âh
diyü tarih didükde Hayâlî işidüp bir gün mestâne dâmânın taş toldurup gelüp Kandî’yi taşa tutdı Kandî topa tutılmış maymuna dönüp kaçdı.” (1329-1330)
Hayâlî Kandî’yi ve şekerci dükkânını taşa tuttuktan sonra, Zâtî başta olmak üzere birkaç şairle bir olup Kandî, İbrahim Paşa’ya şikâyete gittiğinde eline üç beş kuruş verilip savulmuştur.([24]) Zâtî bu meseleyi şu şekilde anlatıyor: “Sonra, Hayâlî, Kandî’nin şekerci dükkânını taşa tutup şişelerini kalbinin camı gibi kırdığında tekrar toplanıp gitmemizden [daha önce İbrahim Paşa’ya başka bir vesiyle gittikleri için] hatırı kırıldı [İbrahim Paşa’nın]. Ama yine onu övmeye dalgıç olup daldık. Kasideler söyleyip câizeler aldık. Ama Hayâlî’nin: ‘Sultanım, beni yetiştirmenizden dolayı kızıyorlar, hasetlerinden sultanımı yalnız kaldıklarında hicvediyorlar, açıkça beddua ediyorlar’ demesinden kalbinin denizi dalgalandı.”([25])
Bu örnekler Hayâlî Bey’in birçok sevmeyeni olduğunu, buna karşı onun da kimi durumlarda konumunu ve kendini korumak için pek de hoş olmayan yollar tuttuğunu gösterir. Daha sonra pek çok şey aleyhine dönünce İstanbul’dan ayrılmak isteyecek ve Edirne’ye gidecektir. Son örneklere rağmen Hayâlî’nin asıl şahsiyetinin gazellerinde görülebileceğini tekrarlayalım. Sehî Bey “Söylediği gazellerde” diyor Hayâlî “pek çok hususi mânâ tasarruf etmiştir. Gazelde kendisinin hususi bir tarzı vardır. Kısacası kendi vadisinde eşi bulunmaz şiirler söylemiştir.”([26]) Sehî Bey’in onlardan biri de budur diyerek aldığı gazelle bölümü bitirelim.
Yolunda ser verip şu ki serverlik eyledi
Meydân-ı aşk içinde dilâverlik eyledi
Kim ki bu çarh-ı pîre-zene mâ'il olmadı
Merdâneler içinde bugün erlik eyledi
Dilden Hayâlî sûret-i idrâki kazıyıp
Dîvâne-meşreb oldu kalenderlik eyledi [HD, s.301]
Şiirine dair
Hayâlî kaside ve gazellerinin birçok yerinde şiir hakkında düşüncelerini ortaya koyacak, nasıl bir şiiri istediğini gösterecek ifadelere yer vermiştir. Bu konuda Cemal Kurnaz’ın çalışması önemli ölçüde açıklayıcıdır. Hayâlî’nin şiiri için kullandığı sıfatları gözden geçirerek betimler. Buna göre Hayâlî mânâyı ve edâyı önemseyen bir şairdir. Okuyanı, dinleyeni etkisi altına alacak ve aynı zamanda hakikat nüktelerine yer vereceği şiirler yazmak ister.
Hayâlî nazmınun her nüktesinden neş’e tahsîl et
Hakîkat camı içre bade-i bezm-i ezeldür bu [HD, s.249]
Bu beyitteki “neş’e tahsil etmek” ifadesi hem pek güzel hem de bugün için alışkanlıklarımızın dışında bir söyleyiştir. Bu yüzden olsa gerek Âlî Bey’in beytini anma gereği duyuyoruz:
“Neş’e tahsil ettiğin sâgar da senden gamlıdır.
Bir dokun bin ah dinle kâse-i fağfurdan”([27])
Gamdan ve kederden arınmak için şarap içilir, böylece neş’e tahsil edilir. Şarap aşk ise ve aşk biricik hakikatse eğer, Hayâlî’nin hep aşktan bahsettiği söylenmelidir. Hakikatin nüktesini, ince anlamını aşk kabul ederek okuyabiliriz bu beyitleri. Onun şiirinde dış hatlarıyla büyük bir dert olan, ancak iç anlamıyla asıl neşe ve hazzın kaynağı olan aşk daimidir.
Hayâlî,
Gayrı şâ'irlerin kelâmında
Yoktur elfâz-ı zevk-i rûhân
beytinde geçen elfaz-zevk-i rûhân/ruhların zevk veren sözlerini başka şairlerde görmediğini, bunun kendi şiirinin bir özelliği olduğunu söylüyor. Demek ki onun için şiirin ruhla, içle bir irtibatı olmalıdır. Ali Nihat Tarlan’ın belirttiği gibi, “anlaşılıyor ki o, şiiri derin, ruhî bir ihtiyaç ile söylüyor, ilim kuvveti ile değil.”([28])
Necâti Bey’de olduğu gibi onun şiirlerinde de çok sayıda deyim ve atasözü yer almaktadır, bu da şiirlerine kolay, rahat bir söyleyiş özelliği katan başka ve önemli bir unsurdur.
Yaşadığı dönemde ve sonrasında pek çok şiiri tanzir edilmiş; pek çok şair, onu kendine örnek almış, birçok şairin başarısı dile getirilirken bir ölçü olarak onunla karşılaştırılmıştır.
Fuzûlî ile görüştüğü, birbirlerinden etkilendikleri, hatta nazire yazdıkları bilinmekle beraber kimin kimden etkilendiği ve ne aldığı belirsizdir. Hayâlî’nin divanında su redifli iki gazel var ve Su Kasidesi’yle benzerlikleri şaşırtıcıdır. Sanki Hayâlî’nin şiirini Fuzûlî genişletip mükemmelleştirmiştir.([29])
Âşıkâne gönlünü akıtmasaydı yâra su
Olmaz idi vâdi-i aşka düşüp âvâre su
…
Mâ'il olma ser-keş ol mahbûba istignâ gerek
Serv baş egmez ayagın öpe ger yalvara su
Sâkiyâ bozsa aceb mi hâne-i zühdü şarâb
Çün esâsından yıkar erişse bir dîvâra su
….
Dikse ger çeşmi habâbın sen semen-ruhsâra su
Kanlı yaşım gibi boyansın kızıl kanlara su
…
Ol boyu servin Hayâlî gözlemekden yolların
Lâle-i sahraların indi gözüne kara su [HD/247/248]([30])
- The Age of Beloveds([31]) yazarları Hayâlî’nin Âşık Çelebi’yle birlikte gittikleri bir eğlence meclisini, onun yakışıklı bir delikanlı olmasını, Kalenderîlere karışmasını mahbupperestlik olarak, sıraladıkları örnekler içine katarlar. Âşık Çelebi; anlattığı o mecliste Hayâlî’nin yarı sarhoş bir halde Turak Balı adlı bir dilbere karşı göğüs geçirdiğini, Alî Bâlî adlı güzelle de hem dem olduğunu söylemektedir.([32]) Alî Bâlî, Hayâlî’nin “üç güzel vardır ki onlara dördüncüsünü eklemek mümkün değildir” dediği güzellerden biridir. Onun Seydî Çelebi’yle fi’il-i şenî ettiklerini, bunu duyan Hayâlî’nin bu hadise hakkında şiir yazdığını yine Âşık Çelebi’den öğreniyoruz.([33])
Yukarıda değindiğimiz Kalenderîlerin tecerrüt hayatları dolayısıyla, uzun süre evlenmemeleri yahut ölünceye kadar bekâr kalışlarının bir süre sonra güzel yüzlü delikanlıların cemallerinde mahbupperestliğe dönüştüğü Ahmet Yaşar Ocak tarafından “cemalperestlik” ve mahbupperestlik” biçiminde dile getirilmektedir.([34])Âşık Çelebi eserinin başka bir yerinde çok açık bir ayrım yapmaktadır. Subhî’yi anlatırken şöyle diyor: “Evvela zen-dost idi, şu’aradan Tâcî-zâde Ca’fer Çelebi ve Hayâlî gibi. Nite kim ekserî ‘alâ vefkı’l-cumhur mahbûb-perestdür Me’âlî ve Nihâlî ve Gazâlî gibi.” [Meşâ’irü’ş-Şu’ara/1279] Buradan şairlerin büyük çoğunluğunun mahbupperest olduğunu, Hayâlî’nin ise zendost olduğunu öğreniyoruz.
(16. yüzyılda sevgili konusu hakkında başka bir yazı kaleme almayı düşündüğümüz için bu küçük değinmeyle yetiyoruz.)
Şiirlerinden Örnekler([35])
Gazel I (HD, [243/443])
Mef’ûlü mefâîlü mefâîlü feûlün
Depret leb-i şîrînini kim kana tuz olsun
[Misk kokulu saçlarını çöz, amber ucuzlasın, şirin dudaklarını kıpırdat ki kana tuz olsun.]
Saç, kokusu itibariyle miske benzetilir. Herhangi bir malın piyasada çoğalması onun ucuzlaması sonucunu doğurur. Burada abartılı fakat zarif bir söyleyiş vardır. İkinci dizede “leb-i şîrîn” ifadesi geçmektedir ki bu bize Şîrîn’i ve dolayısıyla Ferhat’ı hatırlatmakta, aynı şekilde “kana tuz olsun” deyişi yaraya tuz basmak deyimini çağrıştırmaktadır. Kan rengiyle dudakla uyum içindedir. Sevgilinin dudağı tatlıdır, can bağışlayıcıdır. Burada şu şekilde anlamlar yüklenebilir: Sen konuştuğunda canımıza can gelir, kanımız hızlanır. İkinci olarak ve bu defa çağrışım üzerinden “yaraya tuz basmak” deyimi hatırlandığında şöyle denebilir: Sen konuştuğunda, o güzel dudakların tatlılıkla sözler söylediğinde bizim aşkımız kabarır, bu bizdeki sevmek derdi çoğalır, dert artar. Bu ikinci anlam da ima edilmiştir ve mümkündür.
Meşhûr meseldir bu ki az olsun uz olsun
[Canımıza işleyecek (güçteki) kirpiğinin okunu gönder, meşhur sözdür ki az olsun öz/iyi olsun.]
Bu beyitte de ikili anlam vardır. Sevgilinin kirpikleri, kaş ve gözle birlikte pek tesirlidir ve öldürücüdür. Bu yüzden genellikle ya hançere ya da oka benzetilir. Sevgili karşısında âşık pek güçsüz ve çaresizdir. Sevgilinin bir anlık bakışıyla can verebilir. Ok bu bakışın yaralayıcılığını anlatır. “Cana geçmek” deyişi ise çok tesir etmek demektir. Yani âşığı öldürecek kadar tesirli bir ok gönder diyerek ölmeyi arzulamaktadır. Ölümse âşık için gerçek bir kavuşmadır. Sevgiliyle ancak böyle kavuşulabilir. Aradan her şey, buna can da dâhil, çıkarılarak gerçek âşık olunur. Bu deyiş “canına değmek” deyimiyle düşünüldüğünde hoşlanmak, şad olmak anlamına gelir ki âşık, bizi neşelendirecek, sevindirecek okunu gönder demiş oluyor. Canımıza can kat diyor. Burada deyimlerin zengin anlam çağrışımlarının gücüne dikkat etmeli. Hayâlî Bey şiirlerinde yüzlerce deyim ve atasözü kullanmıştır. Bu kalıplaşmış sözler üzerinde türlü söz oyunları da yapmıştır. Ondaki bu zenginlik bizi bu şekilde kimi durumlarda çağrışımda olanı, ima edileni de söze katmamıza olanak veriyor.
İkinci dizede ise bir atasözü yer almaktadır. Az olsun uz olsun vurgulanan anlam şudur: Yaptığımız iş, edindiğimiz şey az olsun fakat temiz ve iyi olması daha önemlidir. Uz kelimesi yerine “öz” sözcüğü de kullanılır. Uz ise iyi, güzel, dayanıklı, becerikli anlamlarına geliyor. Masal tekerlemelerinde ise uz, “uzak” anlamında kullanılmaktadır. Şiire döndüğümüzde belki senin bir anlık bakışınla can vereceğim, bu çok kısa sürecek, ancak bu benim için arzu edilen şeydir, böylesine bir ölüm, sevgilinin elinden canını vermek, işte bu iyi ve güzel olandır. Ayrıca burada sevgilinin kısa ve pek tesirli bakışı, onun etkisi dile getirilmiş oluyor. Aşk uğrunda ve yolunda ölmek âşığın en büyük arzusudur.
Ateşgede-i aşkda bir nice köz olsun
[(Senin) şu kavisli kaşını hatırlayıp bedenim (vücudumun eyvanı) aşk mabedinde (yanıp) iyice köz olsun.]
Kaş şekil yönünden tâk gibi düşünülmüştür. Ateşgede Mecûsilerin tapınağıdır. Ateşin yakıldığı yer anlamına gelir. Kelimenin aşkla, yanmakla ilişkili zengin çağrışımının yanında “dinim aşktır benim” sözünü akla getirecek türden bir ifade de beyitte vardır. Zaten âşık bir pervane gibi, bilinçsizce ateşle oynar, onun etrafında dolaşıp durur ve sonra kendini ateşe atar. Görünüşte bu bir sıcaklığa ve güzelliğe kendini teslim etmek olmayıp göz göre göre ateşe atılmaktır. Yanıp kül olmaktır. Ölmektir. Ve ölmek yok olmaktır. Oysa âşık için gerçek kavuşma ancak ölümle gerçekleşir. Burada aşkın yakıcılığı ile sevgilinin öldürücü gücü/güzelliği abartılı bir şekilde dile getirilmiş oluyor.
Kim yüzüne bakmağa senin ana yüz olsun
[Alıp eline aynayı bir bak ki senin yüzüne bakmak (için) onun yüzü olsun.]
Çok kere sevgili başka güzellerle, başka güzellik unsurlarıyla kıyaslanıp yüceltilir. Ayla kıyaslandığında ay parlaklığını kaybeder, sevgili ay yüzlüdür ancak onun parlaklığı güneş gibidir. Çok kere güneşi o alevlendirir, bir mumu yakar gibi. En güzel olarak sevgilinin dengi yoktur. Onun yüzüne bakmaya kimsenin cesareti olmadığı gibi mahcubiyetten de onun yüzüne bakılmadığı olur. “Yüzü olmak” deyiminde hem cesareti olmak hem de utanmamak anlamları vardır. Burada tek işi yansıtmak olan ayna üzerinde sevgilinin yüz güzelliği anlatılıyor. Ayrıca “Âyine gibi al eline” ifadesinin biraz kapalı olduğunu söylememiz gerekiyor. Buradan şunlar anlaşılabilir: Sen aynaya baktığın gibi bir bak âşığına, böylelikle onun da senin yüzüne bakmaya bir gücü olsun. Bir diğer ve daha temel bir anlam da şöyle ifade edilebilir: Ayna güzellikleri de çirkinlikleri de olduğu gibi yansıtır. Ama senden daha güzelini gösteremeyecektir. Bu yüzden mahcuptur. Eğer sen eline alır aynaya bakarsan işte o zaman gösterebileceği en güzeli göstermiş, böylece de yüz bulmuş olur.
Ey dôst Hudâdan dilerem kim kuduz olsun
[Rakip, (senin) mahallende beni köpekler gibi ısırdı. Ey sevgili Allah’tan dilerim ki kuduz olsun (ben de öleyim).]
Klasik şiirimizde âşık, sevgili ve rakîp temel kişilerdir. Rakibin yanına zahidi, âşığın yanına da rindi koyabiliriz. Rakip âşıkla sevgili arasındaki her türlü engeldir. Bir kişi de olabilir, cansız bir varlık da. Eğer sevgilinin yüzünü görmeye saçları engel teşkil ediyorsa onlar da rakiptir. Çok kere rakip hakaret içeren sıfatlarla anılır. Burada da köpeğe benzetilmiştir. Çünkü köpek eşikten ayrılmaz, kendisine yiyecek verenin yanından uzaklaşmaz. Sevgili arada bir rakibe yüz vererek onu daima yanında tutar. Bu âşık için dert, üzüntü kaynağıdır. Sevgili böylelikle sürekli cefa eder. Fakat sevgiliden olan ve sevgiliden gelen her şey âşığın canına minnettir. Tamamen ilgisizliktense bu tercih edilir. Âşık da aşkı uğrunda ve sevgili için sadakatini canını vererek gösterir. Âşık çok kere canıyla oynayan, canını tehlikeye atan kişidir. Çünkü tehlikeyi akıl sezer, oysa aşkla aklı başından gider âşığın. Burada da sadakatini, gerçek bir âşık olduğunu gösterecek bir fırsat yakalamıştır. Rakip elden geldiğince kötülenir, kuduz köpek çok ağır bir ifadedir. Rakip âşığın gözünde böyledir. Diğer taraftan karşılaştığı belanın kendini ölüme götürmesi için dua etmektedir. Gerçek âşık böyle yapar.
Her ma'ni-i hâsın mesel-âmîz söz olsun
[Ey Hayâlî’nin şiirleri gibi renkli söze talip (kişi), en iyi mânâların atasözü (niteliğinde) olsun.]
Bu beyitte Hayâlî’nin şiir anlayışına dair bir şeyler vardır. Klasik şiirimizde Necâti, atasözü ve deyimlerle örülü şiirler yazma yolunun başlatıcısı ve başarılı bir uygulayıcısı olarak tezkireciler tarafından anılır. (“… Osmanlı şairlerinin yüzü suyudur. Atasözü ve deyimlerle örülü şiir söylemede tek ve bu tarzda yaratıcı söz üslûbunda mucid ve yeni şeyler bulan biridir.” Latîfî Tezkiresi, 321) Hayâlî Bey de aynı yolda ilerlemiştir. Şair kendini Necâti’nin yerine koymakta hatta kendini “diken gülden önce gelir” diyerek daha üstün tutmaktadır.([36]) Gazelin son beyti bu sözler çerçevesinde düşünülebilir.
II (HD[243/442])
Mefâîlün mefâîlün mefâîlün mefâîlün
Gül ile lâle kanından gönül reng alabilmezsin
Ne gözler yaşıdır sahn-ı çemende jâle bilmezsin
Safâ kesb eyleyen ayn-ı visâle erdügin her şeb
Felekten gösterir sana meh ile hâle bilmezsin
Mahabbet bahri kim dûrr-i şeb-efrûz ile nemlûdur
Nehenginden edersin ihtirâzı dalabilmezsin
Tarîk-i Ka'be-i tahkîka girdim sanma ey zâhid
Seni Hinde revân etti reh-i Bengâle bilmezsin
Hayâlî ârdan ârî durur her reh-revân-ı aşk
Dahi sen şîşe-i nâmûsu taşa çalabilmezsin
III (HD[166/223])
Mef’ûlü fâilâtü mefâîlü fâilün
Dünyâ mahabbetini gönülden edip tırâş
Kıldım tarik-i Hakda erenler gibi maâş
Fakr oklarıyla kaddimi yâ kıldı rûzigâr
Devlet benim ki egmedim iki cihâna baş
Demler durur ki hâk-i rehinden urur demi
Ağarsa gözlerim demidir çok geçirdi yaş
Kim görse yüzde dâne-i hâlin döğünmege
Destine âsiyâb gibi olsun iki taş
Olma Hayâlî vaslı metâ'ına müşterî
Biçtirme râst kaddine hicrânlı bir kumaş
IV (HD[91/8])
Mefûlü fâilâtü mefâîlü fâilün
Bezm ol durur ki yâr içe mey sâkî cân ola
Cismimde kanım ana mey-i ergavân ola
Tîr-i cefâsı deldiği her üstühânımın
Ah etdiğimce ney gibi işi fegân ola
Göz bu hayâl perdesini kurmadan gece
Cân bir visâl bezmine kandan revân ola
Hızr ile ey refîk nice hem-nişîn olam
Ben cânı bezl edem o talebkâr-ı cân ola
Şi'rinde ey Hayâlî nikât-ı hakîkat an
Tâ dôstâna her biri bir dâsitân ola
V (HD[162/211])
Mef’ûlü mefâîlü mefâîlü feûlün
Gerçi ki bu gün cür'a gibi pestleriz biz
Şol bezm-i safâ câmın içen mestleriz biz
Gencîne-i ummânı siler ceyb-i cihândan
Nakd-i dü cihân tâlibi ter-destleriz biz
Nakl edemeziz gayrı yere kûy-i cünûndan
Çûn silsile-i aşk ile pâ-besteleriz biz
Yüz şükr komadık eserin ismin ü resmin
Şol nîst makâmında olan hestleriz biz
Oldu mezemiz ta'ne-i ağyâr Hayâlî
Şol bezm-i safâ câmın içen mestleriz biz
([1]) Hayâlî Divanı, Hazırlayan: Prof. Dr. Ali Nihat Tarlan, Akçağ Yayınları, Ankara, 1992, s.149.
([2]) Âşık Çelebi, Meşa’irü’ş-Şuara, Hazırlayan: Prof. Dr. Filiz Kılıç, İstanbul Araştırma Enstitüsü Yayınları, İstanbul Nisan 2010, s. 849.
([3]) Latifi Tezkiresi, Dr. Mustafa İsen, Akçağ Yayınları, Ankara, 1999, s.107.
([4]) Âşık Çelebi, a.g.e. s. 849. Ayrıca bkz. Necati Beg Divanı, Hazırlayan: Prof. Dr. Ali Nihat Tarlan, Akçağ Yayınları, Ankara, 1992, s.23-28.
([5]) Eski Türk Edebiyatı El Kitabı, Editör: Mustafa İsen, Grafiker Yayınları, Ankara 2011, s.92-93.
([6]) Hayâlî Divanı, a.g.e. s.13.
([7]) Hayâlî Bey Divanı’nın Tahlili, Prof. Dr. Cemal Kurnaz, MEB, İstanbul 1996, 59-60.
([8]) Hayatı hakkında ayrıntılı ve en doğru bilgileri Âşık Çelebi’den öğrendiğimiz için hayatıyla ilgili bölüm büyük ölçüde Meşa’irü’ş-Şuara’yı esas almaktadır. Burada yer alan bilgiler büyük ölçüde Â. Çelebi’ye, Ali Nihat Tarlan’ın Hayâlî Divanı’na yazdığı Hayâlî Bey yazısına, Cemal Kurnaz’ın Hayâlî Bey Divanı’nın Tahliliisimli eserine dayanmaktadır. Bu eserlerde de gerekli bibliyografya bulunabilir.
([9]) Hayâlî Divanı[HD], s.322.
([10]) HD, s. 301.
([11]) Çağlarını Eleştiren Dîvan Şairleri: Hayretî - Usûlî - Hayâlî, Master Tezi, Hiclâl Demir, Bilkent Üniversitesi, Ankara, Haziran 2001, s.29.
([12]) Cemal Kurnaz, a.g.e, s. 19.
([13]) Eski Türk Edebiyatı El Kitabı a.g.e, s. 94.
([14]) Aktaran Hiclâl Demir, a.g.e, s.29.
([15]) Bu şiir Hayâlî Bey Divanı’nda yer almaz. Kalenderîliğin çeşitli zümreleri vardır ve Kalenderîler için yerine göre pek çok zümre adı aynı şeyi ifade etmek üzere kullanılmıştır. Işık kelimesiyle ilgili Ahmet Yaşar Ocak’ın verdiği bilgilerin bir kısmını buraya almayı faydalı gördük. Bu beyitteki anlamın belirginlik kazanmasına da yardımcı olacaktır bu. 16. yüzyılda “Sufi şair Vahidi’nin Menakıb-ı Hace-yi Cihan’ı sayesinde, bu devir Kalenderî zümreleri hakkında oldukça sağlam malumat edinebiliyoruz. Vâhidî, Kalenderî zümrelerini Kalenderîler, Abdalan-ı rum, Haydârîler, Câmiler, Bektaşîler, Şemsîler ve Edhemîler olmak üzere tam altı grupta topluyor ve bunların tasavvufi telakkileri ve kılık kıyafetleri hakkında tafsilatlı bilgiler veriyor. Yine aynı devirde başka sûfî şair Fakiri ise, Risale-i Tarifat adıyla bilinen küçük eserinde Kalenderîleri Işık, Abdal, Kalenderî, Haydârî ve Câmi olmak üzere beş zümreye ayırmakta, sekizer onar beyitlik ifadelerle bunları tasvir etmektedir.” Işık taifesinin nasıl nitelendiğine de dikkat edelim. “16. yüzyıl başlarından yazılmış anonim Menâkıb-ı Sultân Bâyezid Han’da Kalenderîlerin ‘Ehl-i bid’at bi-mezhep Işıklar’ tarzında tavsif edildiğini gördüğümüz gibi, Nişancı Mehmet Paşa’nın tarihinde de onların ‘Ferik-i Zındîk ışık tayifesi’ ve ‘Kalender-i mülevves ışık-ı hod-harab’ gibi sözlerle anıldıklarını müşahede ediyoruz”. (Vurgular bize ait). Ahmet Yaşar Ocak, Osmanlı İmparatorluğu’nda Marjinal Sûfîlik Kalenderîler (TTK Yayınları, Ankara, 1999) s. 102, 106. Torlak kelimesinin de Kalenderî zümresi için, Şeyh Bedreddin İsyanından itibaren, Torlak Kemal’den hareketle kullanıldığı görülüyor. Menâkıb-ı Şeyh Bedreddin’de “Nâgehân bir karye içre geldiler / Bir alay torlağı anda buldular.” biçiminde geçmektedir. A. Yaşar Ocak a.g.e, 107.
([16]) Cemal Kurnaz, a.g.e. 26.
([17]) Alıntılar Âşık Çelebi’nin tezkiresindeki “Hayâlî-i Ma’rûf” maddesindendir, ayrıca sayfa numarası gösterilmeyecektir.
([18]) Mesnevi o dönem için ustalık gösterisinde, şiirlerin hiyerarşisinde ilk sırada yer alıyordu. Âşık Çelebi’nin sıralaması önce mesnevi, sonra gazel ve sonra da kaside yönündedir. Hatta o, bugün kimilerince söylendiği üzere hikâyeden romana geçmek gibi, gazeli mesneviye giden yolda merdiven gibi kullanmak gerektiği kanaatindedir. (Mesela Ahdî’yi anlatırken “Nerdübân-ı sütûr-ı gazeliyyâtından eyvân-ı kasr-ı mesnevîye urûc itdi” biçiminde bu düşüncesini göstermiş oluyor) Bu sebeple çok sevdiği dostunun gazelle yetinmesine razı olamıyor, ona sürekli mesnevi yazması yönünde baskı yapıyordu. Hayâlî Bey ise bir hikâyeye başlayıp kendini kayıt altına alamayacak kadar tekellüften ve tekliften uzak olduğunu söyleyerek karşılık verir. Her ne kadar Âşık Çelebi onun bir mesnevi yazdığını söylese de böyle bir mesnevi bulunamamıştır. Hayâlî’nin tek eseri divanıdır. Şiir türlerindeki bu hiyerarşi için bkz. Prof. Dr. Harun Tolasa, 16. Yüzyılda Edebiyat Araştırma ve Eleştirisi, Akçağ Yayınları, Ankara, 2002, s.327-336.
([19]) Ali Nihat Tarlan, a.g.e s.22-23.
([20]) Hiclâl Demir, a.g.e s. 11.
([21]) Bu konu Hiclâl Demir’in çalışmasında ele alınmıştır.
([22]) Çağlarını Eleştiren Dîvan Şairleri: Hayretî - Usûlî - Hayâlî eserinde aktaran Hiclâl Demir.
Şimdiki begler mürüvvetden dem urup her nefes
Ehl-i dil ‘âriflere itdügi ikrârın s. . . m
Ehl-i ‘irfâna kuru tahsîndür ihsânları
Bu zemâne beglerinüñ cümle etvârın s. . . m (Hayretî-Divân)
Bu cihân beglerinin ehl-i kemâle dâyim
Kuru tahsînine vü etdigi ihsânına yûf
Dürülür çün kamu defterleri tômâr gibi
Dehr sultânlarının defter ü dîvânına yûf
Olımaz çünki şebîhûn-ı ecelden mâni
Hây ile hûyuna vü leşker-i sultânına yûf (Usûlî Divanı)
([23]) Aşağıdaki örnekler Meşa’irü’ş-Şuara’dan alınmıştır. Aksi durumlar dipnot ile gösterilecektir. Sayfa numaraları daha önce belirtilen yayına aittir.
([24]) Halûk İpekten, Divan Edebiyatında Edebî Muhitler, MEB, İstanbul, 1996, s. 97. Bu eser birçok değerli ayrıntıyı içeriyor, yukarıda bahsedilen konuların kimi ayrıntıları için özellikle 95-100. sayfalara bakılabilir. Hayâlî’yi kıskanan ve bu sebeple sevmeyen şairleri şöyle sıralıyor Halûk İpekten: Zâtî, Yahya Bey, Kandî, Keşfî, Hasbî, Basîrî, Selikî.
([25]) “Kendi Dilinden Zâtî’nin Şairlik Macerası” Osmanlı Divan Şiiri Üzerine Metinler, Hazırlayan: Mehmet Kalpaklı, YKY, İstanbul, 1999.
([26]) Sehî Bey Tezkiresi, Hazırlayan: Dr. Mustafa İsen, Akçağ Yayınları, Ankara, 1998, s.224.
([27]) Edebiyat Meseleleri, Ali Nihat Tarlan, Ötüken Yayınları, İstanbul, 1981, s. 107. Bu meşhur olmuş sözü ilk dizesiyle başka bir mesele için [fağfur kelimesi üzerine konuşurken] anıyor Tarlan.
([28]) HD, s.23.
([29]) Cemal Kurnaz, a.g.e s.56-60.
([30]) Su Kasidesi ve bir açıklaması için bkz. Fuzûlî, Hayatı Sanatı Eseri, Halûk İpekten, Akçağ Yayınları Ankara, 2011, s.74-101. Su Kasidesi’nden birkaç beyit:
Zevk-i tiğından aceb yok olsa gönlüm çâk çâk Kim mürûr ilen bırakır rahneler dîvâre su
Suya versin bağ-ban gülzar-ı zahmet çekmesin Bir gül açılmaz yüzün tek verse bin-gülzâre su Ohşadabilmez gubârını muharrir hattına Hâme tek bakmaktan inse sözlerine kare su Ârızın yâdiyle nem-nâk olsa müjgânım n'ola Zayi olmaz gül temennâsiyle vermek hâre su Gam günü etme dîl-i bîmardan tiğin diriğ Hayrdır vermek karanû gecede bîmâre su
([31]) The Age of Beloveds, Love and The Beloved in Early-Modern Ottoman and European Culture and Society, Walter G. Andrews and Mehmet Kalpaklı, Duke University Press, 2006.
([32]) The Age of Beloveds, Walter G. Andrews and Mehmet Kalpaklı, s. 36, 138-140. Meşa’irü’ş-Şuara, s. 1550-1552.
([33]) Meşa’irü’ş-Şuara, s.1552-53
([34]) Bu konuda Ahmet Yaşar Ocak’ın adı geçen eserinin (s.155-158) dışında, Osman Ünlü’nün Klâsik Türk Edebiyatında Erkek Güzelliği ve Erkek Aşkı Anlayışı: Cinânî Örneği başlıklı yazısına bakılabilir: http://getir.net/mpxk
([35]) Gazeller, Hayâlî Divanı, Hazırlayan: Prof. Dr. Ali Nihat Tarlan, Akçağ Yayınları, Ankara 1992’den alındı. İlk numara sayfayı, ikincisi ise gazeli göstermektedir. HD kısaltmasıyla bu eser belirtilmektedir.
([36]) Cemal KURNAZ, a.g.e. s.41
not: bu yazı daha önce karabatak dergisinde ve daha sonra şu adreste yayımlanmıştır:
http://www.karabatakdergisi.com/deneme/hayali-beye-dair

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder