29 Mart 2016 Salı

Eğitim İçin İnsanı Savunmak





İnsanı Savunmak
Şimdi, ben şöyle temel bir tezle konuşmamı yapacağım. O da şu; ben günümüz toplumunun güçsüz bir toplum olduğu kanaatindeyim ve bunun temelinde de insanın güçsüzleştirilmesi ve yozlaştırılması var. O yüzden insanı savunmak gerekir diyorum ben. Yani insanı savunmamız lazım, ben de öyle bir şey yapacağım. Çünkü bu eğitimle doğrudan ilgili bir şey.
İbn-i Sina’nın “Yorum Üzerine” isimli kitabında, hemen giriş sayfasında şöyle bir ifade geçiyor; “İnsan işteş bir varlıktır”. İnsanın işteş bir varlık olması şu anlama gelir. İşteşlik bildiren oluşlar, birden fazla özne gerektirir. İşteş bir varlık olan insan için de başka insanlar zorunludur. Yani insanın insan olması başka insanlarla mümkündür. İnsanlar içine doğduğu zaman insan, insan olabiliyor. Ve hatta bu insanın insanların içine doğduğu zaman insan olması meselesi bir adım sonra bizi şuna götürüyor: insanların bulunduğu yerde ne vardır, insanların bulunduğu yerde kültür vardır. Yani insan doğayla ilişkisi içerisinde kültür üretir ve bu kültür ortamında doğan varlık insan olur. Ama insan insan olarak doğmaz. Bir Afrika dilinde yeni doğmuş bebeğe “kuntu” sözcüğünü kullanıyorlar. Bu sözcüğün manası da “bir şey” demek. Sadece “bir şey”. İşte dünyaya yeni gelmiş “bir şey”.  Şimdi benzer bir ayrım Türkçe için de geçerli, mesela Türkçede de şöyle bir ayrım yapabiliyoruz, “beşer” diyoruz mesela. İnsanın başlangıç durumuna biz “beşer” diyoruz. İnsan; olunan bir şey, yani bir süre sonra biz insan oluyoruz, nasıl insan oluyoruz, insanlar içerisine doğduğumuz için, bir kültür ortamında bulunduğumuz için ve gittikçe kültürle birlikte toplumsallaştığımızdan dolayı insan oluyoruz, o yüzden insan işteş bir varlıktır.
Şimdi bunu böyle hatırlatmamın bir sebebi var o da şu, insanın insan olma sürecinde bazı ağırlıklar, bazı yükler ve bazı sınırlar vardır. Bu sınırlardan bir tanesi ailedir. Aile, çocuk üzerinde bir yük, ağırlık ve sınırdır. Onu yönlendirir ve şekillendirir. İkinci bir ağırlık yük ise toplumun kendisidir. İnsanlarla kurduğu ilişkilerdir. Bu insanlarla kurduğumuz ilişkiler de bizim için bir yük, ağırlık ve sınırdırlar. Ben böyle bir yük, ağırlık ve sınır olarak tanımlayacağım ve son olarak da şuraya getireceğim işi; aynı şekilde okul da toplumda çocuk üzerinde kişi üzerinde çocukluk ve ilk gençlik zamanlarında bir ağırlık ve yüktür. Ve ben bütün bu ağırlık ve yükleri olumlu görüyorum.  Bunların hepsi olumlu şeyler. Yani insanın yararına olan şeyler. Olumsuzlukların nereden başladığına değineceğim, ama bunların niçin olumlu olduğunu biraz daha açalım.
İnsan, bizim zihnimizde “beşer” ve “kuntu”, Afrikalıların dediği, ve daha sonra onlar “muntu” diyecekler, biz de “insan” diyeceğiz… Bizim zihnimizde insan özgür, kendi yetenek ve yeterliliklerini ortaya çıkarma konusunda duyarlı bir varlık… En azından zihnimizdeki ideal insan, böyle yönlendirme ve gütmelere müsait olmayan, kendi iradesiyle iş yapan güçlü bir varlık. Şimdi insanın bu kendi kişiliklerini, kişiliğine ait vasıfları yeterliliklerini ortaya çıkarması için güçlü bir varlık olması gerekiyor. Ama dünyaya geldiği zaman henüz o güçlü bir varlık değil. Bir “beşer” ve “kuntu” olarak insan, güçsüz bir varlık ve sürekli bunun üzerine yükler biniyor. Bir şeyler sırtlanıyor, yükleniyor. Ve bu insanın aslında yükleri edindiği bir çağdır. Zorunlu olarak edindiği bir çağdır. Buna başka bir adlandırmayla insanın develiği diyebiliriz. İnsanın belirli bir dönemde deve gibi yükleri yüklenmesi, sırtlanması söz konusudur.  Şimdi bütün tartışmalar bence burada başlamıyor. Bunlar zorunlu süreçler. Tartışmanın başladığı nokta bu insan acaba bu yüklerden kurtulacak mı? Kurtulması isteniyor mu? Eğer siz insanların bu yüklerden kurtulmasını istemiyorsanız kurmuş olduğunuz ilişkiye biz tahakküm ilişkisi diyebiliriz. Ya da iktidar ilişkisi. İktidar bu yüklerin insan üzerinden kalkmasını istemez. Bu yükler üstünden kalkmadığı zaman insan bağımlı ve uysal bir varlığa dönüşür. Aslında insani potansiyellerini de açığa vurmuş değildir henüz. Bizim bütün insan savunumuz ya da insanın yanında olmamız; bu yükler zorunludur fakat kalıcı olmamalıdır. İnsanın kişiliğinin ortaya çıkması bu yükleri sırtından atması ile mümkündür, bunlara karşı bir tepki duymasıyla ilgilidir. Bütün bunlar karşısında bir nefret duygusu da besleyebilir. Bunlar hiç olumsuz şeyler değildir. Çünkü benim görebildiğim kadarıyla günümüz insanı güçsüz olduğu için herhangi bir şeye hayır diyememektedir ve –mevcut, şimdiki artık sermayeci diyelim ya da kapitalist düzen diyelim, bir yaşam biçimidir. Bu yaşam biçimi de mesela, insanlar özgürlük iddiasıyla ortalıkta dolaşırlar ve eşitlik iddiasıyla ortalıkta dolaşırlar ama özgürce eylemek için güçlü olmak gerekir. Güçlü olmak için de o yükleri atmış olmanız gerekir. Bakın Türkçede müthiş bir kelime vardır, “erk”. “Erk” sözcüğü güç anlamına gelir. Ama yine, etimoloji sözlüklerinin verdiği bilgiye göre Türkçede özgür/hür (insan) “erkin” olarak adlandırılıyor. “Erkin”, yani gücü elinde bulunduran. O yüzden özgürlükle güç arasında çok sıkı bir bağ vardır. O yüzden ben diyorum ki bizim insanı güçlü kılmamız lazım.
İşte eğitim burada devreye giriyor. Eğitimin insanı güçlü kılması gerekir. O yüzden temel bir soru gündeme geliyor. Acaba nasıl bir eğitim vermeliyiz ki ya da eğitimi nasıl şekillendirmeliyiz ki, bu eğitim sürecinden geçen kişi sonunda bu güce kavuşsun? Bu güce kavuşması için insanın bir iradesinin olması gerekir. İrade bir insanın isteme yeteneği ve isteklerini gerçekleştirme gücüdür. Bunun şekillenmesi lazım. Pekiyi bu irade dediğimiz şey nasıl ortaya çıkar, nasıl şekillenir, bu da öyle kesinlikle durduk yerde ortaya çıkmaz. Eğer bir toplumda ailenin insanlar üzerindeki, çocuklar üzerindeki yükü hafifletilirse, toplumun insan üzerindeki yükü hafifletilirse ve öğretmenin öğrenci üzerindeki yükü hafifletilirse, o çocuk asla bir irade sahibi olamayacaktır. Ve iradesi olmayan insanın elinde sadece bir özgürlük iddiası kalır. İradesi güçlü olan insanlar ancak özgür olabilirler.
Şimdi tartışmalara baktığınız zaman burada bence çok kafa karıştırıcı şeyler var. Çünkü mesela deniliyor ki, öğrenciler üzerinde öğretmenin çok baskıcı bir tavrı var, nedir bu, yani onları böyle disiplin altında tutuyor, hatta işte askeri usul, hazır ol, rahat, işte otur, kalk falan. Şimdi bütün bu tartışmalarda bence ihmal edilen şey, insandaki iradenin oluşumudur ve insandaki iradenin oluşumu bence ancak öğrenciyle öğretmen arasındaki mesafe ve öğretmenin öğrenci üzerindeki ağırlığı ve yüküyle mümkündür. Bu süreç içerisinde öğrenci öğretmene karşı nefret duyabilir. Ama bu ağırlığı atma güdüsü, bu öğretmeni aşma isteği, o ortamdan çıkma arzusu bu çocukta bir iradeyi geliştirir. Yani eğer biz güçlü bireyler istiyorsak, yani toplumda güçlü insanlar istiyorsak ki hayat ancak böyle bir anlam kazanır, yani güçlü insanlarla karşılaştığınız zaman hayat bir anlam kazanır; aksi durumda insanlar çalışırken köledirler, tüketirken özgürlük düşkünü ve özgürlük yanılsaması içindedirler. O yüzden bence esas nokta bu irade meselesidir, öğretmenin bir otorite olarak kabul edilip edilmeyeceği meselesidir. Ben öğretmenin bir otorite olması gerektiğinden yanayım. Ben otoriteyi savunuyorum, hiyerarşik ilişkileri savunuyorum. Yani bilgiye ve kültüre dayalı daha üstte duran birisi ve o kültür ve bilgiyle karşılaşacak daha altta duran birisi. Ben bunun hiyerarşik bir ilişki, bir otoriter ilişki olduğu kanaatindeyim ve bunun insanın yararına olduğuna inanıyorum.
Buna karşı çıkılacak nokta şudur, bizim karıştırdığımız nokta şudur, biz otoriteyi iktidarla karıştırıyoruz. Bütün insan ilişkilerinde iktidar ilişkileri söz konusudur. Bu iktidar ilişkileri içerisinde tahakküme kayanlar vardır, sorunlar oradan kaynaklanır, bunu görüp tartışmamız gerekir. Bir ayakkabı ustası, çırağına ayakkabı yapmayı sadece kendi yöntemiyle öğretir. Eğer der, bunu bu bu şekilde yaparsan ancak ayakkabı ortaya çıkar, çocuk da bu kurallara uyar. Yani çırak bunları öğrenir, bunlara uyar. Ayakkabı ustasının çırağına öğretme süreci iktidar ilişkisidir. Ama ben bunu iktidar olarak değil de otorite olarak adlandırmaktan yanayım çünkü iktidarın tahakkümle karıştırılması söz konusu ama otorite dediğiniz zaman, otorite nedir? Kültüre ve bilgiye dayanır
Şimdi bir toplum düşünün ki o toplumdan hayatın anlamını çıkaracak olan şey insandır, ve insan da ancak kültür varlığıdır. Dünyaya dair insan her zaman bilmek ve yorumlamak durumundadır. Veya dünyaya dair bir bilgi ve yorumlama faaliyetini sürdürmezse insan, yaşamını anlamsız bulacaktır ve hayattan kaçacaktır, hayatın gerisine düşecektir. Ve belki de bu hayattan kendini çekip almak, çekip çıkarmak isteyecektir. Ve anlam tükenecektir o noktada. O yüzden, kültür ve bilgi dediğimiz şey otoriter bir şeydir. Otoriter olması gerekir, ama bu insanın develik döneminin kalıcı olmadığı da bilinmelidir. Zaten eğer bir otoriter ilişki varsa, bir insan bilgisiyle kültürüyle ortada duruyorsa, başkaları için ufuk ve anlam olur, onlar için asla yükler yükleyici olmaz. Oradaki süreç doğal bir süreçtir. Peki, sonra ne olacak, yani bunu bu şekilde ortaya koyduk. Sonra ne olacak, sonra şu olacak; eğer kurumsal mesafeli ciddi ve otoriter işler yapılırsa bir toplumda, orada insanlar kesinlikle sınırlara çarpacaklar. Sınırlara çarptıkları için bir şeylerin farkına varacaklar, daha güçlü olacaklar, iradeleri gelişecek, itiraz edebilecekler. İtiraz ettikleri zaman yıkacak bir şey bulacaklardır arkalarında.
Okula gittiğim zaman “Allah’ım beni öğrencilerden ve öğretmenlerden koru” diye dua ediyorum. Ama bunu çok kötü bir örgütlenmenin, çok kötü bir sonucu olarak görüyorum. Yani eğer öğretmenler bugün bir otorite değillerse, bu bir sonuçtur ve bu sonuç çok kötü başlatılmış ilişkilerden ve ciddi olmamaktan ortaya çıkıyor ve devletin de toplumda güçlü insanlar isteyip istemediği meselesidir bu. Ama bugünkü dünya bizden böyle güçlü insanlar istemiyor. Bizden sadece hayır diyemeyen, küçük alışkanlıklarla küçük cemaatler kurabilen, -bunlar daha çok tüketim cemaatleri, bazı yaşam biçimleri-, yani hiçbir şeye hayır diyemeyen, ama tek tek ele aldığınızda konuştuğunuzda, hatta buna öğretmenler de dâhil, size hayallerinden söz edeceklerdir. Geçmişte kalmış şeylerden ya da geleceğe dair şeylerden söz edecekler. “Şunu şöyle yapsaydım keşke…”
Öğretmenler tek başlarına kaldıkları zaman sürdürdükleri hayatın hayat olmadığını biliyorlar. İnsanlarla tek tek konuştuğunuz zaman sürdürdükleri hayatın kötü bir hayat olduğunu biliyorlar. Peki, neden buna itiraz edemiyorlar, çünkü güçsüz insanlar. Yozlaştırılmış ve zavallılaştırılmış insanlar. Yani bunların hiçbir şeye hayır demesi mümkün değil. Şimdi bir toplumda eğer bir şeylere hayır denilemiyorsa, o zaman tek tipte bir hayat biçiminin hepimizin üstündeki tahakkümü söz konusudur, demek ki biz bir tahakküm ilişkisine kapılıp gitmişiz. O da tüketmektir, belirli bir biçimde tüketmektir, belirli bir biçimde yaşamaktır, belirli şeylere sahip olmaktır, vs, vs… Bunlar böyle gider.
Yani daha önce konuşmuş olan arkadaşlar da, “işte mesela bazı dindar insanlar, parayla buluştukları zaman hayır demedikleri ortaya çıkıyor” demişti. Tabi ki hayır diyemezler çünkü gerçekten insanın insan olması hiç de kolay bir şey değildir. Çok zorlayıcı bir süreçtir. Bir iradenin ortaya çıkıp çıkmama meselesidir. Hayır diyebilecek insanların ortaya çıkması için toplumun çok sağlam olması gerekir. Yani bugünkü okullarda çok zayıf ve zavallı insanlar çıkabilir çünkü okullarda dediğim gibi ilişkiler kurumsal değil. Öğrenci öğretmen arasında bir mesafe yok, idare ile öğrenci arasında bir mesafe yok. Bu iyi bir örgütlenme değil. Bir diğeri de şu, diyelim ki eğitimle ilgili bütün programlar kabul edildi, uygulandı, hiç itirazsız her şey oldu, bitti.
Bugün gözden kaçırılan bu dediğim şeylerin sonucu olarak okulda öğretmenle öğrenci arasında ben bir konuşmanın olduğuna inanmıyorum. Yani okulda öğretmenle öğrenci konuşan iki kişi değil. Birbirlerini dinleyen birbirleriyle konuşan iki muhatap değil. Okullarda şu an bir konuşma söz konusu değil. Yani ortada sizin öğrenci ve öğretmen diye adlandırdığınız iki varlık bir araya geldikleri zaman konuşamıyorlar ve siz dışarıda birtakım siyasi olabilir, toplumsal olabilir, işte başka sebepler olabilir, yeni dünya düzeni olabilir, ne derseniz diyin, siz de bunun hakkında konuşuyorsunuz.  Ortada zaten yozlaştırılmış, çığırından çıkartılmış bir ilişki var, ortada bir eğitim yok.
Şimdi burada böyle dağınık konuşuyorum ama Yavuz [Soysal] ile daha önce konuştuğumuzda, ayaküstü konuşmuştuk,  daha sonra da yazmak gerekir düşüncesiyle “Öğretmen ve Mesleği Dolayısıyla İki Soru” başlıklı bir yazı yazmıştım. O yazıda iki soru şöyleydi: Birincisi, ne yapmalıyız ki bir çocuk hem iradesini geliştirecek, hem onu ileride özgür kılacak, yetenekli kılacak, iyi donanımlı bir insan ortaya çıkaracak böyle bir kurumu nasıl kurabilirim? İkincisi, öğrenci ile öğretmen arasındaki ilişkide eğer öğretmen öğrenciye sürekli katlanmak zorunda ise – ki şimdiki durum böyledir, öğretmen öğrenciye katlanmak zorundadır, çünkü her şey mecburi, her şey zorunludur ve dolayısıyla öğretmen bir otorite zaten değildir, orada olmak istemeyen; öğrenmek işini üstlenmek istemeyen öğrenciye de katlanmak zorundadır, eğer öğretmen bir otorite olarak öğrenciye katlanmak durumunda kalıyorsa buradan iyi bir eğitim çıkar mı? Hiçbir şey çıkmaz buradan. Bence bu iki soruyu biraz kurcalamak, bunun üzerine düşünüp taşınmak gerekir.
Şimdi bu konuyla ben konuşmamı bitiriyorum. Sadece Türkiye’de işlerin kötü olmasının birkaç sebebini söylemek isterim. Benim gördüğüm Türkiye’deki sorunlardan biri şu: Türkiye’de insanlar artık ne adına hareket ediyorlar, ne adına eylemde bulunuyorlarsa ya yetersiz bilgiden ya da çok kötü bir vicdana sahip olmamalarından dolayı şu hataları yapıyorlar: Türkiye’de insanlar bir değerlendirme yaptıkları zaman ya kendi çıkarlarını, kişi çıkarlarını, doğrudan doğruya kendi çıkarlarını düşünüyorlar. İkincisi bir başkasıyla başlattıkları ilişkinin korunması ve sürmesini istedikleri için iyi değerlendirme yapmıyorlar, doğru değerlendirme yapmıyorlar. Doğru değerlendirme yapmak için, ne hakkında konuşuyorsanız o konuya dair yeterince biliyor olmanız, ikincisi bir çıkara bu değerlendirmeyi kurban etmemeniz gerekir ve meseleyi ortaya koymanız gerekir önce. Daha sonra taraf tutmak gerekir tabii ki. Her bir tarafa ben ‘fark’ diyorum ve bu davranışı farkların muhafazası olarak adlandırıyorum. Ancak insan bir meseleyi olduğu gibi gördüğü zaman, neyse o olarak gördüğü zaman, ve bunu böyle bize gösterdiği zaman, dürüst ve ahlaklıca bir iş yapmış olabilir. Daha doğrusu adil, dürüst bir iş yapmış olabilir, sonra tarafını belirlediği için de biz ona ahlaklı insan deriz. Çünkü her zaman devlet olacak, her zaman okul olacak, her zaman iyi ile kötünün savaşı olacak, her zaman mücadele olacak, ama mücadeleyi yapan insanlar da bu yozlaşmanın farkında değillerse, onlar da benzer şekilde insanı küçük düşürecek ya da yozlaştıracak, onun özgürlüğünü sakatlayacak birtakım söylemlere, birtakım ilişkilere bulaşmışlarsa oradan tabii ki bir şey çıkmaz (gevezelik dışında hiçbir şey).
Bugün olan biten de biraz böyle bir şeydir aslında. Kendimizi biraz koruyup kollamamız gerekir kanaatindeyim. Ve insandan yana taraf olmak gerekir. Eğer insanı biz ihmal edersek, ki 14.yy’dan beri ortaya çıkan şey bireyin doğuşudur ve o çok haklı bir gerekçeyle insanı hatırlamak gerekir diye ortaya çıktı, daha sonra insanlar birbirlerini eşit görmeye başladılar, birbirlerini eşit görme sürecinde bambaşka ilişkileri kabul ettiler. İnsan her şeyi olumsuzlayarak her şeyden soyutlaştırıldı. Yalnızca soyut bir varlığa döndü. Şimdi hiçbir özelliği olmayan insan, çarklar arasında sadece “bir işlevi” üstlenir oldu. Yeni bir kölelik durumudur. Köleliğin tanımını yeniden yapmak gerekir. Hatta eski tanımı da işimize yarar. Mesela Aristoteles’ten beri bilinen köle tanımı şöyledir(yanlış hatırlamıyorsam): Vaktinin üçte ikisine sahip olmayan insan köledir. Bir de siz bugünkü şartlarda yoksulluk sınırı altında para kazanan insanları düşünün, mücadeleyi veren insanları düşünün, yani bu süreç çok iyi bir süreç değil. Dolayısıyla da insan güçsüzleşirken toplum da güçsüzleşiyor.
Şöyle tamamlayalım konuşmamızı, Nietzsche’nin bir kitabında, giriş bölümünde insanın üç çağı diye geçer. İnsanın birinci çağı develik, ikinci çağı aslan, üçüncü çağı ise çocukluk. Deve yükleri yüklenir, o bütün toplumsallaşma süreçlerini böyle düşünelim, eğitim sürecini böyle düşünelim, ama benim eğitimden anladığım çok daha iyi, gerçekten insanı yetiştiren bir eğitim süreci. O başka bir tartışma. Bütün bunları develik çağı olarak düşünün. Daha sonra bir insanın bu süreci aşması gerekir, bu sürece bir tepki olarak aşması gerekir. O da aslan gibi bu yüklerden sıyrılmasıyla olur, biz buna özgür insan deriz. Ama özgür insan da nihai bir şey değildir Nietzsche’ye göre. Ben de katılıyorum ona. Nihayetinde bizim çocuk olarak süreci tamamlamamız gerekir.
Çocuk nedir? Çocuk sorumluluk sahibi değildir. Bunu şundan diyorum, en sonunda bir şey yaptığımız zaman kendimizi suçlu bulmamalıyız. Hiçbir sorumluluk duymadan iyinin ve kötünün ötesine geçerek bir eylemde bulunmamız gerekir. İnsan yozlaştığı zaman kendini sürekli suçlar. Kıskançlık duygusu ortaya çıkar, ölüm korkusu ortaya çıkar ve bunların hepsi kötü bir hayatın sonucudur. En sonunda çocuk olup özgürce eylemek bundan da bir suçluluk duymamak gerekir. Ama o zaman biz insanla karşılaşmış oluyoruz. Güçlü, gerçekten yetişmiş insanla karşılaşıyoruz ki, eğer onunla karşılaşırsak o zaman hayat gözümüzde daha anlamlı olacaktır. Bütün masallarda ve hikâyelerde yolculuk şöyle başlar; bir ses duyar kahraman, sesin peşinden ya gidecektir ya gitmeyecektir. İnsanların büyükçe bir kısmı sese aldırış etmez. Sadece biri yola çıkar. Biz ona kahraman deriz. Kahramanın sonsuz, uzun bir yolculuğu vardır. O yolculuk bittiği zaman yeni bir tercih ile karşılaşır; ya insanların arasına döneceksin, iyi işler yapacaksın, adil hareket edeceksin, o çocuk dediğimiz çağ, ya da münzevi olacaksın. İnsan da ya sonunda münzevi olur, ya da adil bir insan olarak aramıza döner, insanların arasına döner. Bu bir süreçtir, bu süreçler öyle çok da basit şeyler değildir. Eğitim dediğimiz de çok zor bir süreçtir. Ancak otoriter ilişkiler içerisinde insanlar bir şeyler öğrenir. O yüzden hiyerarşik yapı diyorum, mesafeli ilişkiler diyorum, otoriter ilişkiler diyorum, iktidarla bunları karıştırmamak gerekir diyorum. Bunun üzerine zaten yeterince kafa yordular. Bugün bizim bunun farkında olmamız lazım. Yani otorite iyi bir şeydir.


konuşmanın metni daha önce şurada yayımlandı:

http://www.emekveadalet.org/faaliyetler/ogretmenler-egitimdeki-donusum-ile-ilgili-ne-dusunuyor-konusma-metinleri/

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder