Öğretmen Ve Mesleği Dolayısıyla İki Soru
Bu yazı güncel eğitim tartışmalarında
gözden kaçan (kaçması muhtemel) iki soruyu dile getirmeyi ve bu soruların
doğruluğunu soruşturmayı içeriyor.
İnsanın bilgiyle ilişkisi zorunlu olduğu
kadar merakın itici gücüyle şekillenir (“Bütün insanlar doğal olarak
bilmek isterler”[i]). Belirli
bir kültür ortamında doğarız, toplumsallaşarak varlığımızı korur ve sürdürürüz.
Bu toplumsallaşma süreci, içinde birçok zıtlığı, çatışmayı barındırır. Hayat
karşısında, nasıl eyleyeceğimizi bilme çabamız, varlığımıza ilişkin temel
soruların sürekliliği, korku, umutsuzluk duyguları karşısında birbirimizle olan
ilişkimiz bize hayat sunarken, bu temel soruların karşısında
güvenli bir zemini de kurar. İnsan, “ölümü-aşmaya-yönelik-hayatla-donanmış-varlık”[ii] tır.
Salt yaşamanın, kültürle, bilgiyle, düşünceyle birleşmiş biçimi demek olan hayatın
yüksekliği toplum ortamındaki bireylerin eğitim ve yeterlilikleriyle
sağlanabilir.
İnsanların belli bir yeterlilik ve
güçlülük durumlarında kendilerini gerçekleştirebildiklerini, varlık
imkânlarını[iii] ortaya
koyabilmelerinin bu şekilde mümkün olduğunu kabul edebiliriz. Demek
istediğimiz, insanın kendine ve başkalarına karşı iradesi ne denli güçlüyse o
oranda özgürce eyleyebilir. Kişiler arası mesafede kişilik vardır ve bu mesafe
kişiliği korur. Kişilik, insanın kendine hükmedebilmesi, toplumsallaşma
sürecinde gelişir. Kişinin belirli sınırlara çarpması, onları yıkma ya da daha
doğru biçimiyle aşarak yıkması söz konusudur kişiliğin oluşmasında. Bu
otoriteye karşı olumsuz duyguları da içerir. Çünkü insan, eğer içgüdüleri
yozlaşmamışsa, kendi biricikliğini muhafaza etmeye yönelik bir iştihaya
sahiptir. Hayatın farklılıklar üzerinde yükseldiğini, farklılıkların hayatın
kaynağı olduğunu kabul ettiğimizde, farklılığı (burada özellikle kişi
değerlerini) muhafazadaki gücün, iradenin zayıflamasınayozlaşma diyebiliriz.
Yozlaşma kişi imkânlarının azalması, değer yitirmesiyle başlar, toplumun genel
güçsüzlüğü, yetersizliği, iş göremezliği ve giderek bağımsız eyleyemez oluşuyla
sonuçlanır. Dolayısıyla kişi eğitimi, kişi değerlerinin gözetilmesi, insanlar
arası ilişkinin insan değerlerine göre yükseltilmesi birincil hedef ve temel
sorumluluklardandır.
Buraya kadar özetle geçtiğimiz temel
durum üzerinde, zorunluluklar ve bunları yerine getirmedeki sorumlulukların
nasıl gerçekleştirileceği meselesi duruyor. Bu sorumlulukların yerine
getirilmesinde şimdilik, asıl konumuza yaklaşmak için aile, toplumsal
ilişkiler/çevre ve okul olarak sınırlandırdığımız üç önemli unsurun
kişi üzerinde bir yük/ağırlık ve sınır koyucu bir vasfa sahip olduğunu
söyleyebiliriz. Zaten tartışma konularından birisi budur. Öyleyse birinci
sorumuz şu şekilde dile getirilebilir:
Kişi değerlerini yok saymayan, kişi
özgürlüğünü arttıran, çoğaltan ve güçlü bir kişiliğin ortaya çıkabileceği bir
eğitim ortamı nasıl kurulabilir?
II
Okulu düşündüğümüzde en önemli iki unsur öğretmen
ve öğrencidir. Öğretmenin öğrenciyle ilişkisi konumuz bakımından daha
özellikli bir konuma sahip. Burada öncelikle kimi eserlere başvurarak
öğretmenin düşünce ve edebiyat dünyasındaki izdüşümüne bakmaya çalışacağız.
İlki kendi edebiyatımızdan olacak. Sami Paşazade Sezai Konak[iv] isimli
yarım kalmış pek bilinmeyen romanında,mektebi zindana, ilerlemenin
önünü zincirlerle kesen bir hapishane benzetiyor. Mektepte, okutanlarla
okuyanlar, ne okuduklarını ne de birbirlerini anlıyor. Ahlaka aykırılık bir
tarafa, öğrencinin en ufak görgü hatası dayakla cezalandırıldığı için, eğitim
ve çevrenin sonucunda talebede ahlak ve intizam bir vicdanolması
gerekirken, aksine korku ve yıldırmayla yapılan eğitimin çocuğun doğasında
sarsıcı sonuçlar doğurduğundan söz ediyor. Edebi öfkesiyle ve kendine özgü
üslubuyla Thomas Bernhard ise, daha da sertleşerek öğretmenleri Eski
Ustalar[v] isimli
kitabında pek anlayışsız, bilgisiz ve yaşamın, varoluşun tüm canlılığını yok
ediciler, engelleyiciler olarak anlatır. Onlar, sanattan anlamaz ve
anlamadıkları halde sınıflarıyla müzelere giderler, çocuklardaki tüm merakı
gereksiz araya girişleriyle mahvederler, bu her öğrencinin müzeye son gidişidir
aynı zamanda. Son olarak, bunlara Soseki Natsume’nin Küçük Bey[vi]’ini
katabiliriz. Bu defa roman kahramanı bir öğretmendir, onun gözüyle öğretmenden
beklenenlerin çokluğu mizahi bir dille anlatılır, ancak işin ciddiyeti içinde
bu baştan savmacı tavır, meseleyi kara mizaha çevirmektedir. Henüz göreve yeni
başlamış bir öğretmene okul müdürü bir öğretmenin nasıl olması ve nasıl
davranması gerektiğini uzun uzun anlatır, müdürün tasvirinde öğretmen; erdemli
ve tam bir örnek, yüce şahsiyetli bir kimsedir. Kahramanımız kendisinin böyle
bir öğretmen olmadığını, zaten böylesi yüce bir insan olmuş olsaydı bu tenha
köye gelip öğretmenlik yapmayacağını düşünür, istifa etmeyi ve geri dönmeyi de
düşünür. Ancak yeterli parası olmadığı için, yalancılıktan da nefret ettiği
için müdürle konuşmaya karar verir:
“Müdür Bey istediklerinizi yapmam
imkânsız. Lütfen bu belgeyi geri alın.” Bunun üzerine müdür apışıp kaldı.
Porsuk gözlerini iri iri açarak bana birkaç saniye baktıktan sonra, yalnızca
ideal olanı dile getirdiğini, bunları yapmanın herkes için zor olacağını, bu
konuda kaygılanmamam gerektiğini söyledi. Sonra da güldü. Madem bunu biliyordu,
öyleyse niye beni tehdit edercesine, yapamayacağım şeyleri yapmamı istemişti
acaba?
Bizde şairler ve yazarlar,
entelektüeller ders kitaplarından okul öğretmenlerine kadar pek çok şeyi
beğenmez, yetersiz de görürler. Eğer bir bilginin yanlışlığı gösterilecekse “Sizin
o söylediğiniz sadece okullarda anlatılır.” ya da “Siz ders
kitaplarına ne bakıyorsunuz.” yollu sözler sarf edilir. Okulu hafife
almak, öğretmene güvenmemek uzun zamandır gündelik konuşmalarımızda ve
yaşamımızda yer alıyor. Yukarıdaki örnekler, yirminci yüzyıl başları olmalarına
rağmen bugünkü durumun benzerini sergilemeleri bakımından ilginçtir. İşin
doğasında değişmeyen bir şeyler var ve biz bunu çok iyi değerlendirmeliyiz. Bu
karşı çıkışların, olumsuz ele alışların çok kere ya nitelik ya da
özgürlük/bireyin yaratıcılığı etrafında temel gerekçelerini haklı olarak ortaya
koyduklarını görebiliriz. Fakat sonuçların sebeplerle karıştırılmaması
gerekmektedir. Temel eğitim ile yüksek öğrenimin kendine özgü yapılarının da
ihmal edilmemesi gerekiyor. Temel eğitim hazırlayıcı ve araçsal olanın
bilgisini kazandırır, ancak bu hazırlık ve araçlarla bir iş yaptığınızda
bunları, araçlarınızı, hatırlamazsınız bile, onları unutursunuz, çünkü sizde
bunlar birer meleke olmuştur ve doğallıkla kullanılabilmektedirler. Araç ne
zaman hatırlanır ve can sıkıcı olur? Arızalandığında ve işe yaramadığında.[vii] Demek
ki önce temel eğitimin belli koşulları yerine getirmiş olması, bunu
sağlayabilmesi için de ciddiyetle ele alınması gerekmektedir. “Okulda
öğrendiklerim hiçbir işime yaramadı” sözü, öğrenmeye çalıştığım ve öğretilmeye
çalışılan ‘araç’ işlemiyor, arızalı anlamına geliyor çok kere. Eleştirilerin
bir kısmı da bundan kaynaklanıyor.
Düşünülmesi gerekenlerden biri şudur:
Öğretmenlik nedir? Hangi özelliklere sahiptir? Kutsal bir meslek yahut “kutsal
bir terslik” midir? Ve nihayet öğretmen rasyonel bir otorite olarak
kabul edilebilir mi? Bunları düşünerek, bazı alışkanlıklarımız ile bugünkü
dünyanın kendine özgü yapısını (büyük sermayeci/kapitalist yönünü) ve bunun
talep ettiği insan tipini ele almamız gerekiyor. Önce alışkanlıklarımızla
başlayalım. Felsefe ve edebiyattan olacak örneklerimiz. Edebiyatımızda
eleştirinin istenen sağlamlık ve olgunlukta gelişmemiş olması tartışılmıştır.
Elbette bunun birçok sebebi vardır, ancak bizde bu yetersizlik üzerine yapılan
yorumlar öğreticidir. Yazarlar, şairler kendileriyle yapılan söyleşilerde
sıklıkla eleştirmeni ve bu eleştirme işini küçüksemişler, hafife almışlardır.
İyi bir eleştiri sahayı iyi bilmekten, derinlikli düşünmekten ve
kavramsallaştırmalardan doğan zor ve zahmetli bir iştir; bunun ortaya çıkması
ne kadar güçse, sürekli bir şekilde elinden geleni yapmaya çalışanların ihmali,
görmezden gelinmesi ve hafife alınması bizde eleştirinin gelişmesini engellemiştir.
Şiirse şiir elbette önemlidir, öyküyse öykü elbette önemlidir, ancak tam da bir
sanatçının aynı zamanda filozof da olması gerektiği bir çağda, eleştiriye
bakışımızda bir sorun var. Buna ve daha sonra ele alacağımız örneğe de bağlı
olarak, bizde değerlendirmelerin ya bir çıkar için ya bir ilişkiyi sürdürme
uğruna çok kere yolundan saptığı da bir vakıadır. Kısacası kötü alışkanlıklar,
birbirimizi cesaretlendirmemek, birbirimizin karşılıklı olarak özgürlüğünü
budamaktır. Eğer çıkar ve ilişki hatırına değerlendirmeler yapılmasını
istiyorsak, her alanda kendimizi kandırmanın yolunu tutuyoruz demektir. Diğer
kötü alışkanlığımızı Ömer Naci Soykan’ın Bir Anarşistin Seyir Defteri[viii]’ini
anarak belirteceğiz. Kitapta yazar, haklı ve yerinde olarak birçok kötü
alışkanlığımıza değiniyor zaten. Kitabın bir yerinde, anarşist için en uygun
ülkenin Almanya olduğundan, bu düzenli ve katı suratlı ülkenin yıkılabilecek
birçok otoritesi olduğundan, Kant ve Heidegger gibi filozoflarından söz ediyor,
ancak onları yıkmak Türk felsefecisinin işi olmadığı ve bunun bir yarar/tatmin
sağlamayacağını belirttikten sonra Türkiye’ye yüzünü çeviriyor; fakat burada,
bu ülkede yıkılabilecek, yani sağlam bir otoritenin olmadığını söylüyor. Gayet
de doğrudur bu, çünkü kötü alışkanlıklarımızdan biri de budur ve bizde kimse
işinde otorite olmak için çabalamaz, başkaları da muhtemelen aynı yolu
tutmuştur ve böylelikle eleştirilecek dünya kadar bahis çıkar bize. Aslında
tartışıp durduğumuz çoğu meselede işi derinleştirmemenin, doğru düzgün
yapmamanın, belki de hiçbir şey yapmamanın ağır yükü vardır ve bu bizi
fazlasıyla geveze yapmaktadır. Çok konuşarak vicdanımızdan, özgürlüğümüzden,
dolayısıyla sorumluluktan kaçmanın, sürekli kaçmanın yolunu tutuyoruz. Ne yazık
ki kısır döngünün dışına çıkacak cesareti de göstermiyoruz.
Şimdi bunlar ve anmadığımız kötü
alışkanlıklarımızı hesaba katmadan öğretmen üzerine yürütülen tartışmaları
değerlendiremeyiz. Öğretmenlerin yetenek ve yeterliliği toplumdaki genel
düşüşle, toplumda hangi değerlerin öne çıkarıldığıyla, nelerin alkışlandığı ve
nelerin kargışlandığıyla/yuhalandığıyla doğrudan doğruya bağlantılıdır. Biz bu
yazıyı iki temel soruna/soruya hasretmeyi planladığımız için kimi betimlemelerle
yetinerek öğretmen ile öğrenci ilişkisine geçmek istiyoruz. Acaba öğretmen
rasyonel otorite olarak kabul ediliyor mu ve kabul edilmeli midir? Modern
düşünce otorite karşıtıdır, fakat daha çok iktidara duyulan öfkeyi dile getirir
bu ve biz bir ayrım yapmak zorundayız: Sermayenin, iş ve ticaret dünyası ile
siyaset dünyasının iktidarının yanına ya da daha doğru biçimiyle
temeline kültürden, bilgiden doğan otoriteyi koyabiliriz. Çünkü
budur toplumun esas dayanak noktasını kuracak ve sürdürecek olan. Bu bağlamda
okulu (özellikle konumuz olduğu için) ele aldığımızda öğretmenin yerini bu otoriteye
(kültüre, bilgiye) bağlı olarak görmemiz gerektiği anlaşılır.
Öğrencilerin en temel becerilerini anlama
(okuduğunu ve dinlediği) ve anlatma (sözlü ve yazılı)oluşturur. Özellikle
Türkçe dersleri bu amacı gerçekleştirmeyi üstlenir. Teknolojik
ilerleme ne olursa olsun yine okumak, dinlemek üzerinden bilgilerimizi elde
ediyoruz. Özellikle dille irtibatın zayıflaması bizi yurtsuzlaştıracağı ve
güçsüz kılacağı için en temelde kazandırılması gereken beceriler bunlardır.
Yazımızı her derse ait örneklere boğmamak için Türkçe dersiyle yetiniyoruz.
Şimdi de içeriği, kazandırılması gereken becerileri bunlar olan bir dersin en
iyi hangi koşulda sağlanacağını soruşturalım. Öğretmen ile öğrenci
derslik/sınıf dediğimiz ortamda, belirli bir süre için bir araya geliyorlar.
Öğrencinin öğrenme işini üstlendiği, ders için hazır bulunuşluk, isteklilik ve
yeterlilik gibi özellikleri edinmiş olduğu, önceki öğrenmelerde bu becerilerin
kazandırıldığı düşünülüyor. Öğretme işini üstlenen, öğrenme sürecine rehberlik
eden öğretmenler, öğrenci algılarının farklılığı dolayısıyla, belli yaş
grubunda algının ne sürede uyanık kaldığını da hesaba katarak dersi farklı
tekniklerle, öğrenci dikkatlerini de uyanık tutacak biçimde sunuyor/öğrencileri
yönlendiriyorlar. Hiçbir sorunun ortaya çıkmadığı bu durumun böylece ortaya
konması, sınıf ortamını bu denli kolay görmek bizi fazlasıyla yanıltmaktadır.
Ders ne olursa olsun eğer öğretmen ile öğrenci arasında iletişim yoksa/sahih
bir konuşma gerçekleşmiyorsa ortada ders yoktur.
Açıkça kabul edilmelidir ki bugün
okullarımızın çoğunda öğrenci ile öğretmen konuş(a)mamaktadır. Öğrenci ile
öğretmen arasında iyi düzenlenmemiş, iyi başlatılmamış bir süreç işlemektedir.
Bu nokta asla gözden kaçırılmamalı, öğretmenlerin beceriksizliğine çabucak
bağlanmamalıdır. Mevcut sınıflarda ortaya çıkan sorunların çokluğu ve bunlara
ilişkin çözümsüzlük düşünülenden çok daha fazladır. Ders ortamları elbette her
ders için farklılaştırılabilir, ders, çoğu vakit görev bilinciyle yapılan bir
şey olduğu -en azından öğrenci kimi zaman sevmese de görev bilinciyle öğrenme
işini üstlenmelidir- için doğası gereği sıkıcıdır. Üstelik öğretmenler de pek
sevimli kişiler değildir öğrencilerin gözünde ve bu gittikçe de artmaktadır
çünkü gittikçe okulda daha çok vakit geçirdikleri halde daha az öğreniyorlar.
Burada karşılıklı olarak birbirini yıpratan ilişkiler söz konusudur; okul
idaresi-öğretmen-öğrenci arasındaki ilişkiden söz ediyoruz. İyi düzenlenmiş
ders ortamlarında, öğretmeni sınıfla ve öğrenciyle nitelikli bir şekilde
buluşturmayı başarmak gerekiyor. Ancak araya giren ek işleri, bu ilişkinin
niteliğini düşürecek görevlendirmelerin neler olduğunu da açıkça konuşmak
gerekiyor. Şunu söylemek doğru olur: İyi düzenlenmiş ders ortamında ve mümkün
olduğunca dersiyle baş başa bırakıldığında öğretmen daha verimli olacaktır.
Eğitim zor ve ciddi bir iştir, dolayısıyla okulun yapacağı -ne kadar iyi ve
nitelikli olursa o kadar işe yaracak sosyal etkinlikler, birtakım şenlik ve
eğlenceli gösteriler dışında- dersin eğlence olmadığı, görev bilinciyle yerine
getirilmesi gerektiği unutulmamalıdır. Okulların bu tür sosyal etkinliklerde
zamanlama ve planlamayı yapmakta yetkilendirmeden kaynaklanan sorunları konuşulmalıdır.
Okul yönetimlerinin kimi haftalar için kendi takvimlerini oluşturmaları
sağlanmalıdır. Özellikle okulların ilk haftası ile bahar dönemleri bu şekilde
değerlendirilebilir. İyi bir başlangıç öğrenci üzerinde etkili ve motive edici
olacaktır. Fazlaca pratik önerilere dalmadan ikinci sorumuzu, öğrenci öğretmen
ilişkisi üzerinden formüle etmeye çalışalım. Öğrenme ihtiyaçları/becerileri
bakımından öğrenci merkezli, fakat süreci yönlendirme/yönetme bakımından
öğretmenin rasyonel otoritesine tâbi ders ortamını kurmak
gerekiyor. Bunu nasıl sağlayabiliriz? Temel çatışma ve tartışmada ortaya çıkan,
öğrencinin öğretmen tarafından disiplin altında tutulduğu, bunun aşırıya
vardırıldığı yönünde. Tam da burada, yanlış anlaşılmalara yol açacağını
göz önüne alarak şu temel soruyu sormalı:
Öğretmenin öğrenciye katlanmak zorunda
kaldığı bir ders ortamında eğitim-öğretim ne düzeyde gerçekleşir?
İfade edilişiyle kulağa pek sert ve
uygunsuz “katlanma” sözcüğüne burada olumsuz bir anlam yüklenmemelidir. Çünkü
temel eğitim disiplinli (belli bir biçime, düzenli ve planlı) bir yapıya
sahiptir. Başlangıçta görev/ödev ağırlıklı, yönlendirmelerin çoğunlukta olduğu
bir süreçtir eğitim. Kişi böylelilikle iç disiplini kazanır, iradesini
güçlendirir. Ayrıca burada öğretmen ve öğrencinin en iyi koşulda bir
araya nasıl getirileceğidir mesele. Gözlemlerimiz ve mevcut durum, sınıf
ortamının ve bu ortamdaki sorunların yeterince dikkate alınmadığını gösteriyor.
Temel sorunlardan biri öğretmenin bilgiye dayalı otoritesinin gittikçe
çözünüyor olmasıdır. Bu nasıl önlenebilir? İlk soruyla da ilişkili bir biçimde
kimi öneri ve gözlemlerimizi kısa pasajlar halinde sunuyoruz:
1.
Günümüz toplumunda bireylerin gittikçe
daha çok şeyden haberdar olmaları, daha çok şeyi biliyor görünmeleri, onları
daha anlayışlı ve kavrayışlı kişiler yapmamaktadır. Küçük sorunlar karşısında
bile depresyona düşüşlerin artması; can sıkıntılarının, satın almak, tüketmek
ve sahip olmakla gidermek yoluna başvurulması tüm kişisel yaratıcılıkları
öldürmekte, insanları belli davranış kalıpları içine hapsetmektedir. Toplum
giderek güçsüzleşmektedir, artan hız ve telaş bizi yanıltmamalıdır çünkü
bireyler zayıf bir şekilde yetişiyor, güçlü bir irade edinerek değil.
2.
Güçlü ve yaratıcı insanlar, sağlam
kurumsal yapılarda; disiplinli ve ciddi ortamlarda yetişebilir. Okulların da
güçlü kurumlar olmaları, toplumsal yaşama entelektüel katkıda bulunmaları
gerekir.
3.
Her şeyden önce hiçbir kurum aşırı
tepkiler[ix] üzerine
kurulmaz. Kurumlar telaşla çalışan yapılar da değildir. Telaş, acelecilik ve
geçiştirmeye neden olur. Kurumsal saygınlık, nitelikteki artış, ilişkilerdeki
mesafe, iyi örgütleniş, küçük düşürücü olmayan görev tanımlamaları ile
sağlanabilir. Okullarda en çok dikkat edilmesi gerekenleri sıralıyoruz. Tüm
bunlar sorumluluklara koşut yetkilendirmelerle olur.
4.
Öğretmenlerin ilk birkaç yıldan sonra
yetkinlik kazanması da bu kurumsallaşmaya bağlıdır, ancak bugün ilk birkaç
yıllık dönemden sonra tersine bir süreç işlemekte, öğretmenin mevcut yetenek ve
yeterliliği de törpülenmektedir.
5.
Toplumda ebeveyn-çocuk, öğretmen-öğrenci
gibi belli rol tanımlarında ihmal edilen “baba” ya da “anne” ile çocuk
arasındaki ilişkinin “arkadaşlık” ilişkisi olmadığıdır. Bunun gibi öğretmen de
öğrencisinin arkadaşı değildir ve arada süreklice korunması gereken bir mesafe
vardır/olmalıdır. Büyüklerin yetişkin olmak istemedikleri, yetişkin
sorumluluklarından kaçtığı bir toplumda yukardan aşağı ya da aşağıdan yukarı
doğru tüm rol ilişkilerinde yıpratıcı, gelişmenin önünü kesici bir mesafe kaybı
yaşanır ve bu da bireyleri daha güçlü yapmaz, aksine daha kayıtsız ve güçsüz
kılar.
6. Eğitim kurumları gündelik yaşamın telaşından, pazarlama ve tüketim ilişkilerinden korunmalıdır. Özellikle temel eğitimin mutlaka bu ilişkilerden korunması gerekmektedir. Kaliteli bir eğitim ortamında standart başarı ve becerilerin ne düzeyde kazandırıldığına, dürüst, ahlaklı ve irade gücüne sahip bireylerin yetişip yetişmediğine bakılmalıdır.
Yazımızda dışta tuttuğumuz meseleler
olmakla birlikte, küçük görüldüğü için önemini yeterince kavrayamadığımız temel
bazı düzenlemelerin ihmal edilmemesi için yukarıda özgürlük ve otorite ile
öğretmen ve öğrenci ilişkisi başta olmak üzere iki soru etrafında
düşüncelerimizi sunmak istedik. Tüm bunların; acele etmeden, titizce ve gerçek,
sahici temeller üzerinde tartışılması gerektiğini vurgulamak, şimdiki tartışma
sürecine öğretmenlerin de katılması gerektiğini belirtmek istiyoruz.
bu yazı daha önce şurada yayımlandı:

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder