Üstelik nasıl mutlu olacağımı
biliyorum dedim. Daha da iyi bildiğim şeyse, bu imkânsız. Bu fikrimi biraz daha
açıklamak istedim fakat Kadın “yeter, bu kadarı kâfi ve budala olduğunuzu
anlamama yetiyor.” Karşı koymak istedim, elbette bunu yapabilirdim de, akıllı
olduğumu defalarca kanıtladım ben. “Sen demek tanrı olmak istiyorsun.” Korku ve
şaşkınlık içinde kaldım bir süre. Hayır, demek istedim ancak tam da istediğim
şey buydu benim: Bir tanrı olmak! “Fakat buna katlanabilir misin?” dedi
şefkatlice ve ekledi: “Yaratıcılar yaşamaz, sadece var olurlar!” Sonra yoluna
devam etti, uzaklaşıp kayboldu. Kadın’la konuştum ve beni anladı. Şimdi nefret
ve utanç duyuyorum. O sırada omzuma bir el dokundu, hemen tanıdım onu.
“Konuşmanızı işittim” dedi tok sesli Şair, “sen yanılgı içindesin, hiçbirimizin
aklından böyle bir düşünce geçmedi. Şimdi bu hiç kimsenin istemediğini istemek
de seni korkutacak.” “İyi ama” dedim, “sizi okurken insanın aklına başka bir
şey gelmiyor, bir güzelden söz ettiğinizde ya da eski yaratılış hikâyelerini
anlattığınızda sanıyorum ki hep güç arzusundasınız.” Hemen itiraz etti, “hayır”
dedi, “bizimkisi görünme arzusu, güç değil.” Bunun bir tür zaaf olduğunu o da
biliyordur herhalde, sessizce söylendim içimden. “Tanrı, tam da olmak değil,
beni görmesini isteyeceğim bir varlık.” “Peki,” ama dedim, “bu kadar mı? Ve bu
da benim isteğim yanında daha az küstahça değil. Doğrusu pek inandırıcı
bulmadım bunu.” Fakat ani bir farkına varışla, çok güçlü bir inançla titredim:
Tanrının varlığını iliklerime kadar hissettim. Ve pekâlâ makul dedim, sonsuz
olana görünmek arzusu. “Peki, sanatınızın ereği bu mu?” Daha fazla konuşmak
istemedi ve birden yok oldu. Dönüp yoluma devam etmek istedim. Yüzünü çok iyi
seçemediğim biri tarafından durduruldum. Bir sesin önünde durdum. Daha önce bir
Peygamber’le hiç konuşmamıştım. Ne soracağımı da bilemedim. “İnanmak mı
istiyorsun” dedi, “bu senin elinde değil.” Bense zaten inanıyorum, demek
istedim. O sözüne devam etti “bir Peygambere inanmıyorsun!” Doğru, diye
düşündüm. “Sen de en çok bir Şair’in
yaptığını yapabilirsin, bir Peygamber gibi Tanrının gözdesi olmak
isteyebilirsin.” Kendimi Kadın’ın karşısında nasıl hissettimse Peygamber’in
yanında da öyle hissettim. “Ben,” demek istedim. “Ben unutuldum!” Bana hiçbir
şey bildirilmedi, sadece boyun eğmem söylendi. Buna güç yetiremedim. Ya da
başka türlü boyun eğdim: Günlük yaşamım ibadet olsun istedim. “İbadet, nedir?”
O, içimdeki bütün taşkınlığı hissetmiş gibi cevapladı “Sarp yokuşu tırmanmayı
denemektir?” Peki, ama “nedir bu sarp yokuş?” Peygamber, “boynunu günah
zincirinden kurtarmaktır” dedi. “Pek az düşünüyorsun” diyerek uzaklaştı. Artık o
da yoktu. Gene tek başıma kalmıştım. Nereye ve ne yöne gittiğimi bilmiyor,
bilemiyordum. Fakat çok sürmedi bir ses daha işittim. O da Peygamber’in sesini
andırıyordu. Fakat o bana güldü. “Öyleyse beni küçümsüyor” diye düşündüm.
“Hayır, düşündüğün gibi değil!” Şimdi onu, Filozof’u daha iyi görebiliyordum. O, “Başına gelenleri biliyorum” dedi, “Kadın
sende yaşama arzusu olduğunu gördü, Şair seni uyardı ve bir Peygamber korumak
istedi.” “Nasıl” dedim, “biri beni budala buldu, diğeri yanılgı içindesin dedi,
Peygamber ise günahtan uzak dur dedi. Ben, hem yaratmak hem de yaşamak
istiyorum.” “Bu imkânsız” dedi Filozof. “Fakat biraz düşünürsen gücünün neye
yettiğini görürsün, seni gerçekte tabiatına uygun olan şey yatıştırır, zaten
sende olan bir şey.” O da bütün sesleri anına katıp kayboldu. Sessizliğin
ortasında kalakaldım. Üstelik nasıl mutlu olacağımı bilmiyorum, diye düşündüm.21 Mayıs 2016 Cumartesi
Kusursuz olan sessizlik
Üstelik nasıl mutlu olacağımı
biliyorum dedim. Daha da iyi bildiğim şeyse, bu imkânsız. Bu fikrimi biraz daha
açıklamak istedim fakat Kadın “yeter, bu kadarı kâfi ve budala olduğunuzu
anlamama yetiyor.” Karşı koymak istedim, elbette bunu yapabilirdim de, akıllı
olduğumu defalarca kanıtladım ben. “Sen demek tanrı olmak istiyorsun.” Korku ve
şaşkınlık içinde kaldım bir süre. Hayır, demek istedim ancak tam da istediğim
şey buydu benim: Bir tanrı olmak! “Fakat buna katlanabilir misin?” dedi
şefkatlice ve ekledi: “Yaratıcılar yaşamaz, sadece var olurlar!” Sonra yoluna
devam etti, uzaklaşıp kayboldu. Kadın’la konuştum ve beni anladı. Şimdi nefret
ve utanç duyuyorum. O sırada omzuma bir el dokundu, hemen tanıdım onu.
“Konuşmanızı işittim” dedi tok sesli Şair, “sen yanılgı içindesin, hiçbirimizin
aklından böyle bir düşünce geçmedi. Şimdi bu hiç kimsenin istemediğini istemek
de seni korkutacak.” “İyi ama” dedim, “sizi okurken insanın aklına başka bir
şey gelmiyor, bir güzelden söz ettiğinizde ya da eski yaratılış hikâyelerini
anlattığınızda sanıyorum ki hep güç arzusundasınız.” Hemen itiraz etti, “hayır”
dedi, “bizimkisi görünme arzusu, güç değil.” Bunun bir tür zaaf olduğunu o da
biliyordur herhalde, sessizce söylendim içimden. “Tanrı, tam da olmak değil,
beni görmesini isteyeceğim bir varlık.” “Peki,” ama dedim, “bu kadar mı? Ve bu
da benim isteğim yanında daha az küstahça değil. Doğrusu pek inandırıcı
bulmadım bunu.” Fakat ani bir farkına varışla, çok güçlü bir inançla titredim:
Tanrının varlığını iliklerime kadar hissettim. Ve pekâlâ makul dedim, sonsuz
olana görünmek arzusu. “Peki, sanatınızın ereği bu mu?” Daha fazla konuşmak
istemedi ve birden yok oldu. Dönüp yoluma devam etmek istedim. Yüzünü çok iyi
seçemediğim biri tarafından durduruldum. Bir sesin önünde durdum. Daha önce bir
Peygamber’le hiç konuşmamıştım. Ne soracağımı da bilemedim. “İnanmak mı
istiyorsun” dedi, “bu senin elinde değil.” Bense zaten inanıyorum, demek
istedim. O sözüne devam etti “bir Peygambere inanmıyorsun!” Doğru, diye
düşündüm. “Sen de en çok bir Şair’in
yaptığını yapabilirsin, bir Peygamber gibi Tanrının gözdesi olmak
isteyebilirsin.” Kendimi Kadın’ın karşısında nasıl hissettimse Peygamber’in
yanında da öyle hissettim. “Ben,” demek istedim. “Ben unutuldum!” Bana hiçbir
şey bildirilmedi, sadece boyun eğmem söylendi. Buna güç yetiremedim. Ya da
başka türlü boyun eğdim: Günlük yaşamım ibadet olsun istedim. “İbadet, nedir?”
O, içimdeki bütün taşkınlığı hissetmiş gibi cevapladı “Sarp yokuşu tırmanmayı
denemektir?” Peki, ama “nedir bu sarp yokuş?” Peygamber, “boynunu günah
zincirinden kurtarmaktır” dedi. “Pek az düşünüyorsun” diyerek uzaklaştı. Artık o
da yoktu. Gene tek başıma kalmıştım. Nereye ve ne yöne gittiğimi bilmiyor,
bilemiyordum. Fakat çok sürmedi bir ses daha işittim. O da Peygamber’in sesini
andırıyordu. Fakat o bana güldü. “Öyleyse beni küçümsüyor” diye düşündüm.
“Hayır, düşündüğün gibi değil!” Şimdi onu, Filozof’u daha iyi görebiliyordum. O, “Başına gelenleri biliyorum” dedi, “Kadın
sende yaşama arzusu olduğunu gördü, Şair seni uyardı ve bir Peygamber korumak
istedi.” “Nasıl” dedim, “biri beni budala buldu, diğeri yanılgı içindesin dedi,
Peygamber ise günahtan uzak dur dedi. Ben, hem yaratmak hem de yaşamak
istiyorum.” “Bu imkânsız” dedi Filozof. “Fakat biraz düşünürsen gücünün neye
yettiğini görürsün, seni gerçekte tabiatına uygun olan şey yatıştırır, zaten
sende olan bir şey.” O da bütün sesleri anına katıp kayboldu. Sessizliğin
ortasında kalakaldım. Üstelik nasıl mutlu olacağımı bilmiyorum, diye düşündüm.
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder