21 Mayıs 2016 Cumartesi

Kusursuz olan sessizlik







Üstelik nasıl mutlu olacağımı biliyorum dedim. Daha da iyi bildiğim şeyse, bu imkânsız. Bu fikrimi biraz daha açıklamak istedim fakat Kadın “yeter, bu kadarı kâfi ve budala olduğunuzu anlamama yetiyor.” Karşı koymak istedim, elbette bunu yapabilirdim de, akıllı olduğumu defalarca kanıtladım ben. “Sen demek tanrı olmak istiyorsun.” Korku ve şaşkınlık içinde kaldım bir süre. Hayır, demek istedim ancak tam da istediğim şey buydu benim: Bir tanrı olmak! “Fakat buna katlanabilir misin?” dedi şefkatlice ve ekledi: “Yaratıcılar yaşamaz, sadece var olurlar!” Sonra yoluna devam etti, uzaklaşıp kayboldu. Kadın’la konuştum ve beni anladı. Şimdi nefret ve utanç duyuyorum. O sırada omzuma bir el dokundu, hemen tanıdım onu. “Konuşmanızı işittim” dedi tok sesli Şair, “sen yanılgı içindesin, hiçbirimizin aklından böyle bir düşünce geçmedi. Şimdi bu hiç kimsenin istemediğini istemek de seni korkutacak.” “İyi ama” dedim, “sizi okurken insanın aklına başka bir şey gelmiyor, bir güzelden söz ettiğinizde ya da eski yaratılış hikâyelerini anlattığınızda sanıyorum ki hep güç arzusundasınız.” Hemen itiraz etti, “hayır” dedi, “bizimkisi görünme arzusu, güç değil.” Bunun bir tür zaaf olduğunu o da biliyordur herhalde, sessizce söylendim içimden. “Tanrı, tam da olmak değil, beni görmesini isteyeceğim bir varlık.” “Peki,” ama dedim, “bu kadar mı? Ve bu da benim isteğim yanında daha az küstahça değil. Doğrusu pek inandırıcı bulmadım bunu.” Fakat ani bir farkına varışla, çok güçlü bir inançla titredim: Tanrının varlığını iliklerime kadar hissettim. Ve pekâlâ makul dedim, sonsuz olana görünmek arzusu. “Peki, sanatınızın ereği bu mu?” Daha fazla konuşmak istemedi ve birden yok oldu. Dönüp yoluma devam etmek istedim. Yüzünü çok iyi seçemediğim biri tarafından durduruldum. Bir sesin önünde durdum. Daha önce bir Peygamber’le hiç konuşmamıştım. Ne soracağımı da bilemedim. “İnanmak mı istiyorsun” dedi, “bu senin elinde değil.” Bense zaten inanıyorum, demek istedim. O sözüne devam etti “bir Peygambere inanmıyorsun!” Doğru, diye düşündüm.  “Sen de en çok bir Şair’in yaptığını yapabilirsin, bir Peygamber gibi Tanrının gözdesi olmak isteyebilirsin.” Kendimi Kadın’ın karşısında nasıl hissettimse Peygamber’in yanında da öyle hissettim. “Ben,” demek istedim. “Ben unutuldum!” Bana hiçbir şey bildirilmedi, sadece boyun eğmem söylendi. Buna güç yetiremedim. Ya da başka türlü boyun eğdim: Günlük yaşamım ibadet olsun istedim. “İbadet, nedir?” O, içimdeki bütün taşkınlığı hissetmiş gibi cevapladı “Sarp yokuşu tırmanmayı denemektir?” Peki, ama “nedir bu sarp yokuş?” Peygamber, “boynunu günah zincirinden kurtarmaktır” dedi. “Pek az düşünüyorsun” diyerek uzaklaştı. Artık o da yoktu. Gene tek başıma kalmıştım. Nereye ve ne yöne gittiğimi bilmiyor, bilemiyordum. Fakat çok sürmedi bir ses daha işittim. O da Peygamber’in sesini andırıyordu. Fakat o bana güldü. “Öyleyse beni küçümsüyor” diye düşündüm. “Hayır, düşündüğün gibi değil!” Şimdi onu, Filozof’u daha iyi görebiliyordum.  O, “Başına gelenleri biliyorum” dedi, “Kadın sende yaşama arzusu olduğunu gördü, Şair seni uyardı ve bir Peygamber korumak istedi.” “Nasıl” dedim, “biri beni budala buldu, diğeri yanılgı içindesin dedi, Peygamber ise günahtan uzak dur dedi. Ben, hem yaratmak hem de yaşamak istiyorum.” “Bu imkânsız” dedi Filozof. “Fakat biraz düşünürsen gücünün neye yettiğini görürsün, seni gerçekte tabiatına uygun olan şey yatıştırır, zaten sende olan bir şey.” O da bütün sesleri anına katıp kayboldu. Sessizliğin ortasında kalakaldım. Üstelik nasıl mutlu olacağımı bilmiyorum, diye düşündüm.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder